Karahasanlıların Tarihi (Yeni)

XIV. ve XX. yüzyıllar arasındaki dönemde, Karahasanlıların tarihine ışık tutan birçok önemli belge ve bilgi bulunmaktadır. Karahasanlıların adına ilk kez, Dulkadir Beyliği’nin kuruluşuna dair tarihî kaynaklarda rastlanmaktadır. Beyliğin kuruluşundan önceki döneme ait bilgiler ise genelde Türklerle, özelde de Beğdililerle ilgili belge ve kaynaklardan elde edilmektedir.

Türkler, tarihin muhtelif devirlerinde, Orta Asya’dan Anadolu’ya defalarca gelmiş olsalar da Anadolu’nun bir Türk Yurdu olmasında etkili olan göçler XI. yüzyıldan itibaren başladı. Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan önce Çağrı Bey, 1018 yılında Doğu Anadolu’ya bir keşif akını yaptı. Daha sonra Gazneliler’in takibinden kaçan, Arslan Yabgu’ya[*] bağlı Oğuzlar, birkaç defa Anadolu’ya girdiler. Büyük kayıplar vermelerine rağmen bunlar, Azerbaycan’dan Diyarbakır havalisine kadar yayılmayı başardılar.

Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan (1040) hemen sonra, Türkler yerleşmek gayesiyle Anadolu’ya geldiler. Tuğrul Bey, kendi ülkesi ile Bizans arasında bir tampon bölge oluşturmak istiyordu. Bunun için doğudan gelip yurt bulmak ve sürülerini beslemek zorunda olan Türkmen boylarına yeni topraklar göstererek, onları Anadolu’ya sevk ediyordu. Ardından, Bizans’ın mukavemeti Malazgirt Zaferi’yle (1071) kırılınca, Türkler Anadolu’da süratli bir şekilde yayılıp, yerleşmeye başladı. Böylece Anadolu’nun etnik yapısında Türkler lehine gözle görülür bir gelişme kaydedildi[1].

Anadolu’nun yanı sıra Azerbaycan, Irak ve Suriye de Oğuz göçlerine sahne oldu. Yeni geldikleri bölgenin dağına, ovasına, suyuna Türkçe adlar veren Oğuzlar, bütün kültür varlıkları ile Anadolu’ya yerleşti. Türk komutanlara Anadolu’nun fethini emreden Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah gibi Selçuklu sultanları, onların bu yerleşme faaliyetlerini destekledi[2].

Türkmen beylerinden biri olan Artuk Bey, Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarını Türkmenlerin yerleşmesi için elverişli hâle getirdi. 1072 yılında Bizans ordusunu yenen Artuk Bey, Sakarya Vadisi’ne kadar ilerledi. Bu sayede Türkler, Sivas, Kayseri, Ankara gibi merkezlere sahip olma imkânı buldu. Orta Anadolu’dan sonra Canik ve Ilgaz dağlarını aşanlar Karadeniz’i; Toros dağlarını aşanlar ise Çukurova ve Akdeniz sahillerini yurt tuttu. Artuk Bey’den sonra Anadolu’nun fethine memur edilen Tutak Bey’in kuvvetleri, İzmit Körfezi’ni ele geçirdi. Buraya yerleşen Türkler, ileriki zamanlarda, Boğazlar ve Marmara sahillerine kadar ilerledi. Anadolu’daki Türkmenler ise, daha sonra “Anadolu Fatihi” unvanını kazanan Süleyman Şah’ın etrafında toplanarak yeni bir Türk devletinin temelini attı[3].

Türklerin göç yollarını gösteren bir harita[4]

Anadolu, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nı takip eden sekiz ile on yıl içinde baştan başa açıldı ve fethi takip eden yıllarda ülkenin her tarafı Oğuz kümeleri ile doldu. Fetihten sonra hem Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı meydana geldi hem de Anadolu’ya gelenler, Türkistan ve İran’da yaşayan eldaşları (yurttaşları) tarafından daima besleniyordu. Bundan dolayı yeni gelenler ile sayıları giderek artıyordu. XIII. yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya, birbiri arkasından kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı. Bunların çoğu 1219’da başlayan Moğol kasırgasından kaçıyordu. Böylece Oğuzların ezici çoğunluğu Anadolu’da toplandı. Bu arada Sir-Derya boylarındaki şehirlerde ve köylerde yaşayan oturak[*] Oğuzlar, Moğol kılıcına boyun eğmemek, onlara tutsak düşmemek, istila nedeniyle baş gösteren kıtlık nedeniyle ölmemek ve nihayet eldaşları gibi emin ve bereketli bir yerde yaşamak için Anadolu’ya gelmişlerdi[5].

Dolayısıyla bir yandan Moğol istilasının dayanılmaz hâle gelmesi, bir yandan da Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’nun hem güvenli bir bölge hâline gelmesi hem de topraklarının bereketli olması, Türkmenlerin Horasan üzerinden kitleler hâlinde Anadolu’ya gelmesine sebep olmuştur. Büyük bir bölümü Oğuzlara mensup olan bu Türkmenlerin Anadolu’ya göçleri birkaç yüzyıl boyunca devam etmiştir. Oğuzların 24 boyunun tamamının Anadolu’da bulunduğu tespit edilmiştir[6].

Moğol istilasının yayılması sonucunda, Anadolu’ya gelen Beğdililerin de içinde bulunduğu bazı Türkmenler, Suriye’ye giderek, yeni kurulan Memluk Devleti’nin himayesine girdi[7]. Memluk Devleti[**], XIII. yüzyılın sonlarında kuzeyde elde ettiği toprakları elde tutmak ve buraları İlhanlılarla onların müttefiki olan Çukurova’daki Ermenilerin saldırılarına karşı korumak için, Moğolların önünden kaçan bu mülteci Türkmenleri, Güney Anadolu ile kuzey Suriye’ye yerleştirdi. Bunlar, aynı zamanda Memluklerin yardımcı kuvvetlerini meydana getiriyordu[8].

Suriye valilerinin her yıl kuzeye doğru yaptıkları seferlere katılan bu Türkmenler, nihayet 1298 yılında Kilikya Ermeni Prensliğinin hâkimiyetinde bulunan Maraş’ı ele geçirdi. Bu tarihten itibaren Maraş ve civarı, Memluklerin, Halep valilerine tabi olan Türkmen Beyleri tarafından idare edildi[9].

Bozok Türkmenleri, XIII. yüzyıl sonlarında Halep ile Antep arasındaki bölgelere yerleşmişlerdi. Bunlar bazen Memluk kumandanlarının emrinde bazen de kendi inisiyatifleri ile Memluklerin kuzeye doğru başlattıkları seferlere, katılarak, Çukurova’daki Ermeniler üzerine veya Moğol hâkimiyeti altında bulunan Anadolu içlerine akınlar düzenliyordu. Memluk fetihlerini izleyen yıllarda Antep’ten Elbistan’a kadar uzanan bölgeleri ele geçirmişlerdi[10].  

Ebu Said Bahadır Han’ın ölümünden sonra (1335) Moğollar arasında başlayan şiddetli iç mücadele[11], İlhanlı Devleti’nin çökmesine neden oldu. Bu durum Türkmen Beylerine Anadolu’da rahat hareket etme imkânı sağladı. Bozok ve Ağaçeri Türkmenlerinin büyük bir kısmının, etrafında toplanması sonucunda önemli bir güce erişen Zeyneddin Karaca Bey, 1335 yılının mayıs ayında, beş bin atlıdan oluşan kuvvetle Çukurova’ya girerek Memlükler’in devamlı saldırıları sonucu zayıf düşen Ermeni Prensliğinin hâkimiyetinde bulunan doğu bölgelerini tahrip etti[12].

Kendisi gibi Elbistan yöresini sahiplenen Türkmen Beyi Taraklı Halil ile olan askerî ve siyasî mücadelesinde galip çıkan Karaca Bey, Kahire’de bulunan Memluk Sultanı Muhammed Nasır tarafından Türkmenlerin Emiri olarak kabul edilerek, şehrin hâkimiyet beratını elde etti[13]. Böylece 1337 yılında Maraş ve Elbistan bölgelerinde yaklaşık iki asır boyunca Memlükler’in himayesindeki bir beyliğin temeli atılmış oldu[14].

Zeyneddin Karaca’nın liderliğinde, Maraş ve Elbistan merkezli olarak kurulan Dulkadir Beyliğinin halkı, çoğunlukla Bayat, Avşar ve Beğdili boylarına mensuptu[15]. Bu boylar, aralarında Karahasanlıların da bulunduğu, irili ufaklı yaklaşık yedi yüz cemaatten meydana gelmekteydi[16]. Bu cemaatler aynı zamanda Beyliğin kurucu ve temel unsurlarını oluşturmaktaydı[17].

Ebû Said Bahadır Han’ın ölümünden kısa bir süre sonra Moğol hâkimiyeti sona erdi[18]. Ancak, buna rağmen Moğollar, halkı taciz etmeye ve vergi toplamaya devam ettiler. Moğol tahsildarları, 1338 yılında, vergi toplamak için Karahasanlıların obasına geldiler. Öteden beri diğer Beğdili oymakları gibi, vergi vermekten kaçınan Karahasanlılar[19] gelen tahsildarlara vergi vermeyip, onları kovdular[20]. Buna çok kızan Moğollar, iki gün sonra, kırk askerlik bir kuvvetle Karahasanlıları cezalandırmak üzere obaya geldiler. Önce oba halkıyla bir meselelerinin olmadığını, sadece orada gecelemek istediklerini söyleseler de daha sonra hadlerini aşarak, oba beyinden gecelik kadın istediler. Bunun üzerine oba ileri gelenleri, aralarında istişare ederek, bu hakaretin bedelini onlara ödetmeye karar verdiler. Akşam yemeğinden sonra, Moğol askerlerine bol miktarda içki içirerek, hepsini sarhoş ettiler. Ardından da kadın kılığına giren oba delikanlıları, içkiden dolayı sızıp kalan bu askerlerin çadırlarına girip, tamamını öldürdüler ve onları silahlarıyla birlikte bir sarnıca attılar[21].

Moğolların gazabından çekinen Karahasanlılar, hızlıca obadan ayrılarak, Siverek ve Besni arasında bulunan ormanlık bir bölgeye gittiler. Buranın güvenli olmadığını anlayınca fazla kalmadan, Dulkadir Beyliği’nin Darende Beyi’ne sığınmaya karar verdiler. Geceyi ormanda geçirdikten sonra, gün ağarmaya başladığında yola çıktılar ve birkaç gün sonra Darende Beyi Emir Tengiz’in huzuruna vardılar[*]. Oba adına konuşan Karahasan, Moğol askerleri ile aralarında geçenleri Beye anlattı. Karahasan’ın duruşu ve konuşmasından etkilenen Bey, onu ve obasını himayesine aldı ve çok geçmeden Karahasan’ı çiftliklerini yönetmek üzere görevlendirdi[22]. 

Yüksek yöneticilik kabiliyeti olan ve verilen görevleri başarıyla yerine getiren Karahasan, kısa sürede Beyin dikkatini çekti. Bundan dolayı Bey onu, XIV. yüzyılın ikinci yarısında, Elbistan, Afşin ve Doğanşehir’i içine alan bölgedeki[**] toprakları işlemek, asker beslemek konargöçerleri idare etmek, yerleşik durumdaki halktan icar ve vergi toplamak üzere görevlendirdi. Bu görevlendirme sonucunda bölgeye gidip, yerleşen Karahasan, kısa sürede konargöçerler üzerinde hâkimiyet kurdu ve verilen yetki çerçevesinde, bölgedeki konargöçer ve kervanlardan vergi topladı. Emredildiği üzere de bu vergilerin belirlenen orandaki kısmını, zamanında beylik makamlarına gönderdi[23]. Bir süre görevini kusursuz biçimde yerine getiren Karahasan, zamanla kuralların dışına çıkarak hem vergi toplama hem de otlakların tahsisi konusunda yetkisini aşmaya başladı; topladığı icar ve vergileri beylik makamlarına göndermedi. Bir yandan konargöçerlerden şikâyetler alan, diğer yandan vergi gelirlerini alamayan Dulkadir Beyi, Karahasan’a haber göndererek vergilerin derhal gönderilmesini ve bölgeyi terk etmesini emretti. Karahasan ise Bey’e gönderdiği hediyelerle birlikte şu mesajı iletti: “Beyimizin emirleri başımız üzeredir. Ancak biz Bey’i öz babamız bilirdik; Bey de bize ‘evladım’ derdi. Eğer bu doğruysa, müsaade buyursun da oba olarak burada yaşamaya devam edelim.” Bu saygılı ve güzel sözler üzerine Bey, Karahasan’ın kurallara uyması ve vergileri düzenli göndermesi şartıyla isteğini kabul etti. Karahasan bundan sonra görevini kurallara uygun şekilde yerine getirince Bey’in takdirini kazandı ve Elbistan–Malatya–Sivas–Adıyaman arasındaki bölgenin fiilî hâkimi hâline geldi. Neticede 1338 yılında Siverek civarından göç eden Karahasanlılar, birkaç yıl içinde bu bölgeye tamamen yerleştiler[24].

Döneme ait bölge haritası

Karahasan, Dulkadir Bey’inden aldığı yetki çerçevesinde bölgeyi idare ederken, XIV. yüzyılın ikinci yarısında otlakların kullanımı konusunda bazı konargöçerlerle ve yerli ahaliyle ihtilafa düştü. Bu durum ciddi bir gerginliğe yol açtı. Kısa süre sonra Demircilik köyünün alt tarafındaki çayırlık alanda taraflar arasında şiddetli bir kavga yaşandı. Bu olayı içine sindiremeyen konargöçerler, Karahasan’ı öldürmek amacıyla fırsat kollamaya başladılar.

Bir gün Elbistan’dan dönerken, beş-altı kişilik bir grup, Karahasan’ı Demircilik’ten itibaren takip ederek, Tahtalı mevkiindeki çadırına girerken önünü kesti. Onu yere düşürmek için hepsi birden Kara Hasan’ın üzerine çullandı. Çok güçlü olan Karahasan, uzun bir süre onlarla boğuştu, ancak bu arbede sırasında ayağı bir üçayağın[*] içine takılınca, dengesini kaybedip yere düştü. Düşerken de başı çadır ipinin çatalına takıldı. Neticede zor durumda kalan Karahasan, konargöçerler tarafından öldürüldü[26][27]. Mezarının yeri günümüze kadar tespit edilememiştir.

Karahasan’ın ölümünden sonra, büyük oğlu Mahmut boy beyi oldu ve obayı, Lalolar köyü ile Kantarma köyü arasındaki Kızıldere’nin hemen ağzında bulunan ve daha sonra “Eski Evler” diye anılacak olan yere taşıdı[28]. Bu sırada Karahasanlılar henüz tam anlamıyla yerleşik hayata geçmemişlerdi.

Karahasanlılar, XVI. yüzyılın başlarında Pazarcık yöresinde kışlamaktaydı. Alauddevle Bey, 1500 yılında, Karahasanlıların bulunduğu yerde bir zaviye inşa ettirdi ve Kara Hayıt Nahiyesine bağlı Kızılbük köyünde elde edilen hububat gelirinin yarısını, gelen geçenlerin iaşesi için bu zaviyeye vakfetti[29].

Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında Çaldıran Savaşı’na giderken, Dulkadir Beyliği üzerine yürüdü ve Şah İsmail’in taraftarı olan ve Osmanlı Devleti’ne başkaldıran çok sayıda isyancı Türkmen’i cezalandırdı. Bu isyancıların elebaşıları idam edilirken, geriye kalanların bir kısmı hapse atıldı ve bir kısmı da sürgüne gönderildi[30]. Bu sırada Dulkadir Beyliği’nin bir kısım aile mensupları, gittikleri yönün belli olmaması için atlarının nallarını ters çakıp, Kırşehir tarafına kaçmayı başardı.

Bu gelişmelerden sonra Osmanlıların gücünü fark eden bazı Türkmenler, bu cezalandırmadan kurtulmak için, Alevî ve Türkmen olmadıklarını beyan ettiler. Memed Bey de Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkıp, Osmanlı’ya bağlı olduklarını, Şii (Alevî) olmadıklarını, aile efradı ve adamları ile beraber emrinde olduklarını söyledi. Sultan Selim de onlara bundan sonra Şiiliğe meydan vermemelerini ve hâkimiyetleri altındaki topraklarda güvenliği sağlamalarını emretti[31]. Memed Bey, Osmanlıların tarafında olduğunu göstermek için olsa gerek, 1515 yılında yapılan Turna Dağı savaşında iki kardeşi ve askerleriyle birlikte Osmanlıların yanında yer aldı. Bu savaş sırasında iki kardeşi öldü[32].

1522 yılında Dulkadir Beyliği yıkılınca, Dulkadir ülkesi, Maraş merkez olmak üzere bir eyalet, Bozok bölgesi ise müstakil bir sancak hâline getirilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır[33].

Bu gelişmelerden pek fazla etkilemeyen Karahasanlılar, hem Dulkadir Beyliği döneminde üstlendikleri görevleri yerine getirmeye[34], hem de daha önce olduğu gibi, Halep[35], Maraş[36] ve

Yeni-İl’de[37] bulunan kışlak ve yaylakları kullanmaya devam ettiler. Neticede, Karahasanlılar, Dulkadir Beyliği döneminde hâkimiyet kurdukları alanları Osmanlılar döneminde de büyük ölçüde korumuşlardır.

XVI. yüzyıl Yeni-İl Haritası

Karahasanlıların 1563 yılında, Maraş’taki, Karye-i Kalendur, Karye-i Gercain ile Karye-i Bük’te[*] bulundukları; ziraatla uğraştıkları ve bu tarihte 27 hane ve 18 mücerrede (bekâra) sahip oldukları anlaşılmaktadır[39]. Esas geçim kaynakları hayvancılık olan Karahasanlıların çok büyük ölçekte olmasa da o dönemde bazı vergi muafiyetlerinden yararlanmak amacıyla tarımla uğraştıkları düşünülmektedir[40]. Kara Hasanlu ve diğer bazı cemaatlerin kışlağı ve ziraat yaptığı Kızılbük köyünde vakıf geliri, 1563 yılında 194 akçe idi[41]. Dulkadirli Türkmenlerinin 1580 tarihli son tahrir kaydında, Kara Hasanlı aşiretinin toplam vergi nüfusu 378 nefer olarak kaydedilmiştir[42].

1) Karahasanlıların Yerleşik Hayata Geçmesi

Karahasanlılar, yerleşik hayata geçmeden önce, Elbistan’ın Kistik köyü sınırları içindeki “Tahtalı” mevkiini kışlak olarak kullanmışlardır. Daha sonra ise bazen Aktepe (Lalolar) köyü ile Kantarmaköyü arasında bulunan “Eski Evler” olarak adlandırılan yerde bazen de Tahtalı mevkiinde kalmışlardır.

Karahasanlıların ilk yerleşim yerleri olan “Tahtalı” ve “Eski Evler”e ait bir harita

Tahtalı’da yaşadıklarına dair çadırların üstüne kurulduğu taş duvar (peyk) kalıntıları günümüze kadar intikal etmiştir.

Karahasanlıların, kışlak olarak kullandıkları Tahtalı mevkiinde yerleşim kalıntılarının hemen yanında kendilerine ait bir mezarlık bulunmaktadır. Bu mezarlıkta yerleri tespit edilebilen elli mezar ile yerleri belli olmayan en az yirmi mezarın daha bulunduğu sanılmaktadır. Bu da onların burayı kışlak olarak kullandıklarını göstermektedir. Mezarlığın büyük bir bölümü yıllar içinde civardaki kişiler tarafından, işgal edilmiştir. Buna rağmen bazı mezar taşları ve mezarlık alanını çevreleyen taş duvar kalıntıları günümüze kadar varlığını korumuştur.

Bu mezarlığın etrafı 2022 yılında, Karahasanlılar tarafından taş duvarlarla çevrilerek, koruma altına alınmıştır.

Bu mezarlıkta, yaklaşık 3 metre uzunluğunda, 90 cm eninde ve 40 cm kalınlığında yere doğru yatmış bir balbal (mezar taşı) bulunmaktadır. Bu mezar taşının üzerindeki yazılar çıplak gözle okunamayacak derecede silinmiştir. 2025 yılında Almanya’da faaliyet gösteren uzman bir kuruluş tarafından, mezar taşının fotoğrafları üzerinde yapılan analiz sonucunda, taşın ön yüzünde tarihî öneme sahip «Bin Mustafa» ibaresi ile «Hicrî 850» tarihinin yer aldığı tespit edilmiştir[43].Daha önce yapılan incelemelerde ise taş üzerinde“… oğlu Memed” yazısının bulunduğu belirtilmiştir[44][45]. Bu çalışmalar sonucunda elde edilen veriler birleştirildiğinde taşın üzerindeki ismin “Mustafa oğlu Memed” olduğu anlaşılmaktadır. Taşın üzerindeki Hicri 850 (Miladi 1446) tarihi ise Mehmed Bey’in doğum tarihine işaret etmektedir[*].

Ayrıca taşın üzerinde, aşağıda gösterildiği üzere, bir dış daire, bir üçgen, bir X ile bir iç daire işaretini andıran geometrik işaretlerden oluşan bir şekil bulunmaktadır. Yapılan analizlerde; dış dairenin bütün Karahasanlıları, eşkenar üçgenin Alibeg, Karahasan ve Ömer kardeşlerden oluşan üçlü otoriteyi, X motifindeki dört kolun Karahasan’ın dört oğlunun meydana getirdiği birliği, merkezdeki iç dairenin ise beyi, yani Karahasan’ı simgelediği değerlendirilmiştir.

Solda “S”, sağda da altı kapalı “X” (Kırkık) şeklindeki sembollerden oluşan Beğdililerin tamgası, neredeyse taş üzerindeki şekille aynı çizgilerden meydana gelmektedir. Ayrıca çizgilerin yönlerinin de büyük ölçüde örtüştüğü görülmektedir. Dolayısıyla, Karahasanlıların Beğdili boyuna mensup olduklarını ifade etmek amacıyla tasarlanarak taşa işlendiği düşünülmektedir.

Karahasanlılar, Tahtalı mevkiinde bulundukları sırada sivrisineklerin sıtmaya yol açması nedeniyle Söğütlü Çayı’nın karşı yakasında bulunan Eski Evler denilen yere taşınmışlardır. Ancak buranın su kaynaklarına uzak olması sebebiyle bir–iki yıl sonra yeniden Tahtalı mevkiine dönmüşlerdir. Karahasanlılar, günümüzde Karahasanuşağı köyünün bulunduğu yere yerleşmeden önce son olarak Eski Evler mevkiinde ikamet etmişlerdir[46].

Karahasanlıların, XVI. yüzyılın sonlarında (1597) günümüzde yaşadıkları bölgede bulundukları ve kısmen yerleşik hayata geçtikleri anlaşılmaktadır. Zira bu döneme ait kaynaklarda Karahasanlılar, Maraş vilayetinin kasabaları arasında zikredilmektedir[47]. 1698 yılı vergi kayıtlarına göre Elbistan’da yerleşik olarak görünen Karahasanlılar[48], 1702 yılında da yerleşik hayata devam etmişlerdir. Çünkü bu yıl, iskân edilmeyi kabul etmeyen cemaatlerin Kıbrıs Adası’na yerleştirilmeleri için yürütülen faaliyetlerde, diğer bazı cemaatlerle birlikte Karahasanlılara da görev verilmiştir[49]. Bilindiği üzere devlet, bu tür görevleri genellikle yerleşik hayata geçmiş oymak ve cemaatler aracılığıyla yürütmekteydi. 1854 yılında Karahasanlıların bir kısmının Kullar köyünde yerleşik olduğu görülmektedir[50]. Dolayısıyla XVI. yüzyılın sonlarına doğru yerleşik hayata geçen Karahasanlılar, bu yaşam biçimini sonraki dönemlerde de sürdürmüşlerdir.

2) Aşiretlerin İskânı ve Şakilik[*]

    XVI. yüzyıl sonlarında başlayıp giderek devlet için büyük bir problem hâlini alan iç karışıklıklar ve yapılan uzun savaşların ortaya çıkardığı iktisadî sıkıntılar, çeşitli halk kütleleri üzerinde büyük bir baskı meydana getirmişti. Bu durum, onların yerlerini terk ederek kendileri için daha uygun alanlara göç etmelerine ve birçok meskûn yerin sahipsiz kalarak harap hâle gelmesine sebep olmuştu. Bunun sonucunda da ekonomisi ziraata dayanan devletin gelirleri azalmıştı[51].

    XVII. yüzyılın sonuna doğru uygulanan iskân siyasetiyle ilk aşamada oymakların, harap ve sahipsiz yerlere yerleştirilerek buraların yeniden tarıma açılması; ikinci safhada ise sınırların gerilemesi sebebiyle yerlerinden ayrılmak zorunda kalan ahalinin Anadolu’ya ve Rakka’ya yerleştirilmesi planlanmıştı. Ancak bazı aşiretler buralara iskân edilmeyi reddetmişti. Bunun üzerine iskâna yanaşmayan topluluklar bir yandan buralara sürülmekle tehdit edilmiş, bir yandan yerleşmeyi cazip hâle getirmek amacıyla kasabalar ve köyler kurulmuş, bir yandan da bu gruplar için bazı vergilerden muafiyetler sağlanmıştı. Buna rağmen konargöçerler, şakiliğe yönelmekten ve yerleşik ahali üzerinde baskı kurmaktan vazgeçmeyerek güvensiz bir ortamın oluşmasına neden olmuştu. Sonunda şakiliğe bulaşan bu topluluklar, Anadolu’daki iskân yerlerinden uzaklaştırılmak amacıyla Rakka ve Kıbrıs sürgün bölgelerine gönderilmişti[52]. Ancak iskân için seçilen coğrafî alanların, konargöçerlerin hayvancılık ve tarım yapmalarına elverişli olmaması, iskân edilenlerin çoğunu memnun etmemişti. Buna ilaveten, vergi toplamaya gelen memurların halktan cebren fazla vergi almaları, yerleşmek veya intibak etmek üzere olan bazı oymakların konargöçer hayata olan özlemlerini tazelemişti. Neticede bunların tayin edilen iskân yerlerine gitmemeleri, diğer boyların içine saklanmaları, yerli halka ayrılmış olan yerlere gitmeleri ve vergi vermemeleri zamanla tam bir şekavete dönüşmüştü[53]. Daha sonraki şakilikler ise ahalinin malına ve canına kast etme, devlet görevlilerine mukavemet etme ve onlara saldırma şeklini almıştı.

3)  Karahasanlılarla İlgili Bazı Eşkıyalık Olayları

XVII ve XIX. yüzyıl arasındaki döneme ait arşiv belgelerinde, bir yandan Karahasanlıların karıştığı, yukarıda belirtilen bazı eşkıyalıklardan, yapılan yargılamalardan ve verilen cezalardan bahsedilirken, bir yandan da devlet görevlileri tarafından yapılan baskı ve saldırılara maruz kaldıklarından söz edilmektedir. Bu belgelerde ayrıca Karahasanlıların bazen bir kısım eşkıyalık olaylarını bertaraf etmek için devlete yardım ettikleri bazen de eşkıyanın sürgün yerine gönderilmesinde görev aldıkları görülmektedir.

Baştan beri vergi vermeyi sevmeyen Kara Hasanlu cemaati, 1636-37 yılında Zülkadriye mukataasına tabi olanların vergilerinin tahsili için gelen memurlara vergi vermedikleri gibi bir de onlara saldırmıştı. Bu nedenle Haleb ve Zülkadriye beyler beyine ve Haleb mollasına suçluların yakalanması ve cezalandırılması hususunda emir gönderilmişti[54].

Karahasanlıların devlet görevlilerine direndikleri diğer bir olay da sefere çağrı emrine uymadıklarına ilişkindir. 1690 senesinde, bazı cemaatler gibi, İfraz-ı Zülkadriye’ye tabi Kara Hasanlu cemaatine mensup bazı eşkıya taifesi de sefere çağrıldıkları halde gitmedikleri gibi kendilerini ikaz için yanlarına gelen İfraz-ı Zülkadriye mukataası voyvodası[*] Abdullah’a çok sert bir şekilde karşılık vermişlerdi. Daha sonra kuvvetlerini iyice artırarak, voyvodanın çadırını basmış ve çadırda bulunan devlete ait ve değerleri beş bin kuruştan fazla olan mal ve eşyaları yağmalamışlardı. Ardından da çevrede bulunan bölgelere dağılmışlardı. Bu durumun İstanbul’a bildirilmesi üzerine, bu kişilerin nerede bulunurlarsa bulunsunlar yakalanarak cezalandırılması için Rakka Beylerbeyi ile bölge idarecileri görevlendirilmişti[55].

Karahasanlıların devlet görevlileri tarafından haksızlığa uğradıkları da olmuştu. Koyun tüccarı Kara Hasanoğlu İbrahim’in alacağının ait yaftaya el konulmuştu. Bu alacağın Kadıköy’de oturan Acı İnce’den tahsili için hüküm gönderilmişti[56]

Daha önce eşkıyanın cezalandırılması ve sürgün yerlerine gönderilmesinde Karahasanlıların devlete yardım ettiklerinden bahsedilmişti. XVII. yüzyılın sonlarında bölgede ortaya çıkan aşiretlerin eşkıyalık faaliyetleri sonucunda devlet bazı tedbirler aldı. Eşkıyalığa bulaşan cemaatlerin, Rakka, Kıbrıs ve Çukurova gibi yerlere zorunlu olarak iskân edilmeleri emredildi[57]. Ancak 1699 yılında Güngördü, Delili ve Kırıntılı cemaatlerinden yaklaşık dört yüz şaki, Rakka’ya iskânları emredildiği hâlde iskân yerlerine gitmedikleri gibi, iki-üç seneden beri Develü Ovası’nda sakin bulunan ahalinin harman vakti mallarını yağmalamış, yol kesmiş ve insanları öldürmüşlerdi. Saldırı ve tecavüzlerin son bulmadığına dair Karaman ve Niğde mutasarrıfları ile Karaman Ereğlisi, Şücaeddin, Bor, Anduğu, Yahyalı, Niğde ve Kayı kadılarının arzları üzerine, 1702 yılının Ocak ayında Maraş Beylerbeyi Rışvanoğlu Halil Bey’e gönderilen bir emirle, adı geçen cemaatlerin bulundukları yerlerden kaldırılarak Ayas İskelesi’nden gemilerle Kıbrıs’a nakledilip, boş ve harap yerlere iskân edilmeleri istendi. Adı geçen cemaatlerin iskânı kabul etmeyip buna itaat etmemeleri hâlinde, Maraş, Andırın ve Karahasanlu cemaatlerinden; Adana civarında kışlayan Receblü cemaatinden, Adana zabitlerinden, Kozanoğullarından, Adana ve Tarsus’ta bulunan Boz Doğanlı Yörüklerinden ve tertip edilecek askerlerle tecziye edilmeleri ve her hâlükârda Kıbrıs Adası’na iskânları emredildi[58]. Diğer taraftan aynı yıllarda Rakka Valisi Vezir Osman Paşa’ya, Maraş Valisi Vezir Osman Paşa’ya, Adana Valisi Yusuf Paşa’ya ve Maraş, Rakka ile Adana kadılarına gönderilen bir fermanda, İfraz-ı Zülkadriye reayasından Karahasanlu cemaatine mensup yol kesen bozguncu eşkıyaların yeniden yargılanmaları talep edildi[59].

Görev yapan voyvodalar da sık sık bölgede bulunan eşkıyanın saldırısına maruz kalıyordu. Nitekim 1815-1816 senelerinde görevinden azledilerek voyvoda olarak Elbistan’a tayin edilen Seyyid Ali, dönüşü sırasında Maraş’ta bulunan Reyhanlı Aşireti’nden Mürseloğlu Haydar Bey[60], Kılıçlı ve Celikanlı Aşiretleri, Elbistan’da sakin Atmalı Kara Hasanoğlu[*], Yapalaklı Asif ve Seyfi tarafından yolu kesilerek saldırıya uğramıştı. Mal ve eşyaları yağmalanmış, adamlarından biri de öldürülmüştü. Seyyid Ali’nin İstanbul’a  giderek  durumdan  şikâyetçi  olması üzerine, 1817 yılının Eylül ayında gasp edilen malların eşkıyalardan alınıp voyvodaya verilmesi için Maraş Valisi Kalender Paşa’ya hüküm gönderildi[61].

Aynı senede, Akçakoyunlu Aşireti’nden bazı kişiler ve akrabaları ile Elbistan taraflarından aşiretlerinin yanına giderken, Elbistan yaylağı civarında, Reyhanlı Aşireti’nden, Karahasanlı Aşiretinden, (Kara Hasanoğlu), Celikanlı Aşireti’nden, Kılıçlı kethüdası ve Elbistan köylerinden Yapalak-ı Kebirli kişiler tarafından basılarak, iki yüz elli bin kuruşluk mal ve eşyaları gasp edilmiş, iki küçük çocukları öldürülüp bir kardeşleri hapsedilmişti[62]. Kalender Paşa’ya gönderilen hükümden, paşanın Tüfekçibaşı Muharrem Hüseyin Ağa’yı gasp edilen malları geri almakla görevlendirdiği[63]; Ömer Kadıoğlu Hacı İsa ile Sarban Veli tarafından gasp edilen mallar tahsil edildikten sonra on yedi deve ve iki bin beş yüz koyunun Kalender Paşa’nın damadı Mürseloğlu Haydar’a teslim edildiği, ancak geri kalan kısmın Kalender Paşa’nın zimmetinde kaldığı belirtilerek, arzuhâlle bu mal ve meblağın da kendilerine verilmesi talep edilmişti[64].

1846 yılında, Maraş’ın Elbistan kazasına bağlı Atmalı aşiretinden Karahasan oğlu Esef’in[65], Kara Hasan oğlu İshak ile Kullar Aşireti’nin sabık Boy beyi Osman‘ın, yolculara ve halka zarar verdikleri bildirilerek, Akka’da kalebent[*] edilmelerine dair mazbata ve ekleri, dönemin Maraş Valisi Yusuf Paşa’ya gönderilmiş ve gereğinin yapılması emredilmişti[66]. Aynı yıl, Maraş sancağında bulunan Elbistan kazasına bağlı Atmalı Aşireti’nden Kara Hasanoğlu Kör Esef, Kullar Aşireti’nin eski boy beyi Hasan ve Şeyhlü Aşireti’nden Ali Dede, Elbistan, Gürün ve Darende dolaylarında eşkıyalık yapıyordu. Eşkıyanın faaliyet gösterdiği bu bölgeler Gürün, Darende, Elbistan ile Besni, Maraş, Antep ve Halep yolları üzerinde bulunduğundan yolcuların güvenliğini de ciddi biçimde tehdit ediyordu. Bu şahısların eşkıyalıkları sebebiyle huzuru bozulan yöre halkı endişe ve korku içindeydi.

Eşkıyanın yakalanması için gayret gösteren Maraş mutasarrıfı, Kör Esef ile Hasan’ın yakalandığını, Ali Dede’nin ise yakalanmasına çalışıldığını sadarete bildirdi. Meclis-i Vâlâ’da yapılan müzakereler sonucunda, yakalanan eşkıyaların başkalarına ibret olması amacıyla kalebent olarak ömür boyu Akka Kalesi’ne hapsedilmelerinin uygun olacağı belirtilmiş ve bu doğrultuda 1846 yılı Kasım ayında Maraş mutasarrıflığına bir hüküm gönderilmişti[67].

 Darende kazası ahalisinden Hacı Hanifi, Süleymanzade Osman, Hacı Fazlıoğlu Veli, Molla Hasan, Hakir Ahmed, Osmanzade Mehmet, Koca Hacıoğlu Veli, (…) adındaki şahıslar ile iki gayrimüslim tüccardan oluşan bir kafile, 1854 yılında Halep’ten yükledikleri ticaret malıyla Darende kazasına giderlerken, Elbistan kasabası civarında bulunan Kullar köyü sakinlerinden Kara Hasan Uşağı Aşireti’ne mensup birtakım eşkıya tarafından, ticaret kervanının yolu kesilip tüccarlardan ikisi öldürülmüş, dördü de yaralanmıştı. Ayrıca tüccarların bütün malları yağmalanmıştı[68]. Malları gasp edilen tüccarların, saltanata şikâyette bulunmaları üzerine İstanbul’dan Maraş valisine gönderilen fermanda[*], her ne kadar yukarıdaki katil ve soygun olayı Elbistan kazasına yakınında meydana gelmiş ise de davanın eyalet merkezi olan Maraş’ta görülmesinin uygun olacağı ifade edilmişti[69].  

Karahasanlılarla ilgili araştırma yaparken, bilgisine başvurduğumuz bazı camia mensupları, toplumun hafızasında derin bir iz bırakan ve sosyal yapısını etkileyen geçmişte yaşanan iki önemli olaydan bahsettiler. Döneme ait arşiv kayıtlarında bu olaylara ait herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadı. Ancak bu olayların toplumdaki yansımaları ve bıraktığı izler, anlatılanları doğrular nitelikteydi. Bu nedenle söz konusu olayların, rivayetler doğrultusunda kayıt altına alınmasının uygun olacağı düşünüldü.

1)  Karahasanlılarla Ali Şareler Arasında Meydana Gelen Olay ve İbiş ile Emirhan’ın İdam Edilmesi

Karahasanlılar, Elbistan’a geldiklerinde, bazen Tahtalı bazen de Eski Evler denilen yerde kalmışlar. Eski Evler hem Kantarma’ya hem de o sıralarda Ali Şarelerin[*] yerleşik olarak yaşadığı, bugünkü Karahasanuşağı köyüne oldukça yakınmış. Bu nedenle Karahasanlılar, bu iki toplulukla yakından tanışıklık kurmuşlardır. Özellikle Kantarmalılarla aralarında ileri düzeyde bir komşuluk ilişkisi bulunmaktaymış. Öyle ki geceleri bile birbirlerine gelip gidiyorlarmış. Toplum olarak Ali Şarelerle olan ilişkileri bu derece yakın olmasa da bazı aileler arasında musahiplik[**] bağı varmış.

Günümüzde Karahasanlıların mülkiyetinde olan bu köydeki toprakların büyük bir kısmı Ali Şarelere, geriye kalan kısmı da Almalılara (Seviklere) aitmiş. Ayrıca, Kizirlerin Domolar köyünde edindikleri mülkler de Ali Şarelerinmiş[70]. Karahasanlılar, “Eski Evler” mevkiinde bir süre kaldıktan sonra, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, Karahasanuşağı köyünün şimdiki yerinde bulunan Ali Şarelerin yanına yerleşmişler. O sıralarda Söğütlü Çayı, Dumbul Dağı’nın eteğinden akmakta ve köy tarafında kalan bölgede Ali Şarelere ait geniş bir çayırlık bulunmaktaymış. Karahasanlılardan Hındo[71], yaklaşık olarak XVIII. yüzyılın sonlarına doğru (1795?), bu çayırı biçip eve götürmüştür. Daha önce bir davar yatağı yüzünden Hındo ile husumet yaşayan Ali Şareler, çayırlarının biçilmesini de bu husumete bağlamış ve büyük bir öfkeyle, insan pisliği sürülmüş bir çayır burmasını götürüp, poşu gibi Hındo’nun bacasına dolamışlardır. Bu davranış, o dönemde son derece ağır bir hakaret sayılmaktaymış. Bunu gören Hındo, Örtülü Yaylası’nda bulunan Karahasanlıların yanına gidip, “Ali Şareler bana hakaret ettiler!” diye dert yanmış. Bunun üzerine ertesi gün bir grup Karahasanlı silahlanıp, Alıçlı Yaylası’nda bulunan Ali Şarelerin çadırını basmaya gitmiş.

    Ali Şarelerin dört oğlu ile küçük yaşlardaki Süleyman adında bir torunu varmış. O gün, iki oğlu davar güdüyormuş; en büyük oğulları Mehmet, evin ihtiyaçlarını görmek üzere Elbistan’a gitmiş. Bir oğlu ile torunu Süleyman da o sırada çadırdaymış. Karahasanlılar çadıra yaklaşınca, Ali Şarelerin kadınlardan biri, “Karahasanlılar geliyor; oturmaları için yere bir iki çul serelim!” demiş. Evin güngörmüş ihtiyar bir kadını da “Eğer önlerindeki Hındo ise, Karahasanlılar hayır için gelmiyorlardır,” diyerek kaygısını belirtmiş. Bunun üzerine çadırdaki yetişkin çağdaki oğulları, kendilerini korumak için tüfeğini alıp bir taşın arkasına sipere yatmak istemiş. Ancak, daha sipere girmeden, Karahasanlılar onu vurup öldürmüşler. Ali Şarelerin bir gelini hemen küçük yaşlardaki Süleyman’ı bir kazanın altına saklamış. Yakınlarında davar güden iki kardeş silah sesini duyunca çadıra doğru koşmuşlar. Karahasanlılar, kendilerine yaklaşmadan ikisini de vurup öldürmüşler. Ardından, Elbistan’dan dönecek olan Mehmet’i öldürmek üzere, Örtülü ve Alıçlı yaylaları arasındaki Kando’nun Kuyusu denilen yere gitmişler.

    Mehmet, yiğit biriymiş. O sıralarda ortak olarak ağaların bir sürüsüne bakıyormuş ve Ağalarla araları iyiymiş. Ağalardan olan Topal Halit, görünür şekilde yoldaki bir kayanın üstünde oturmuş. Diğerleri de boğazdaki kayaların arkasına gizlenmiş. Mehmet yaklaşınca, Topal Halit’e orada niçin beklediğini sormuş. O da atlarından birinin yılkının ardına takılıp kaçtığını; ardından koşarken yorulduğunu ve biraz soluklanmak için orada oturduğunu söylemiş. Bu kısa sohbetten sonra Halit, Mehmet’i sigara içme bahanesiyle attan aşağı indirmiş. Mehmet attan iner inmez etrafını çevirip öldürmüşler. Bu olanlardan sonra, erkek olarak sadece Ali Şarelerin Süleyman adında bir küçük çocukları sağ kalmış. Dört kardeşin mezarının da Alıçlı Yaylası’nda bir kayanın dibinde olduğu belirtilmektedir.

    Bu çocukların annesi Meryem, Sevdilli’de Hentirlerin kızıymış. Sevdilli’deki yakınları gelip, Ali Şarelerden sağ kalan kim varsa alıp, yanlarına götürmüşler. Ali Şareler gidince, Karahasanlı kabileler köyde bunlara ait olan arazileri kendi aralarında paylaşmışlar. Bu aile aralarında musahiplik olduğu için Guççolar bu paylaşımdan pay almamışlar[72].

    Meryem, daha sonra kendini acındırmak için, üstüne bir çadır parçası sarıp, Maraş Valisi Kalender Paşa’nın huzuruna çıkmış ve başlarına gelenleri anlatıp, şikâyette bulunmuş. Kalender Paşa da faillerin yakalanıp, cezalandırılması için, Gümüşlü[*] Paşa’yı Karahasanlıların üzerine göndermiş. Topal Halit ile Hındo, Paşanın geldiğini duyunca kaçmışlar. Kangal köyündeki Eğri denilen mevkide bulunan çadırların bulunduğu yere gelen Paşa, olayı soruşturmuş ancak kimse işin doğrusunu anlatmamış. Olanlara içi el vermeyen Yusuf (Guççoların Yusuf), Ali Şarelerin lehine şahitlik yapıp, olayın faillerinin Topal Halit ve Hındo olduğunu söyleyince, Paşa onları aramaya başlamış. Ancak kimse onların nerede olduklarını söylememiş. Buna çok kızan Paşa öfkeyle yanındaki birkaç askerle birlikte, Ağaların çadırına gitmiş. Kamber Ağanın genç yaşlardaki iki oğlu İbiş ve Emirhan çadırdaymış. Küçük yaşlardaki oğlu İbrahim ise o sırada çadırda değilmiş[73].

Paşanın geldiğini gören evin hanımı Hatey, onu içeri davet etmiş. Paşa ise, İbiş ve Emirhan’ı almaya geldiğini söylemiş. Hatey her ne kadar İbiş ve Emirhan’ın bu olayla bir ilgisi olmadığını söylemişse de Paşa onu dinlememiş. Hatta büyük bir küstahlık yaparak, “Eğer atımın boynunun altından geçip, üzengimi öpersen çocuklarını bağışlarım,” demiş. Hatey sesini yükselterek, Paşa’nın bu küstahlığına oldukça sert bir karşılık vermiş. Analarının bağırdığını duyan İbiş ve Emirhan çadırdan çıkıp Paşa’nın üzerine yürümüşler. Paşanın askerleri onları engellemeye kalkınca aralarında bir arbede çıkmış ve bu sırada askerden biri yaralanmış. Bunun üzerine iyice öfkelenen Paşa, İbiş’le Emirhan’ı yanına alarak, Kangal köyünün yakınındaki Eğri denilen yere götürmüş ve bir keçenin üstünde başlarını kestirmiş[74].

Bu acı olaydan sonra, Karahasanlılar, İbiş ve Emirhan’ın idam edildiği bu yere, “Emirhan’ın Yurdu” demiş. Bu yer hala bu isimle anılmaktadır. İki kardeşin tıraş olurken birbirlerine takılmasından sonra başları kesilince, Ağalar ondan sonra artık başlarını usturayla kazımayı ve cumartesi günü saç kestirmeyi uğursuzluk saymışlar. İbiş ve Emirhan idam edildiklerinde babaları Kamber ve anneleri Fatma, hayatta değilmiş.

Bu gelişmelerin ardından; Hatey, İbiş’in oğlu Bozaba’yı yanına alarak, kendi oğlu Deli İbrahim’le birlikte büyütmüş[75]. Mıstıklardan olan Hasan (Hasancık), çocukları Mehmet ve Halil’i alarak, Andırın tarafına gitmiş. Guççoların Yusuf, yaptığı şahitlikten sonra, korktuğu için olsa gerek, bir daha Karahasanuşağı köyüne dönmemiş.

Deli İbrahim (1785 d.)[76], ağabeyleri idam edildiğinde henüz dokuz-on yaşlarındaymış. Bir gün emsalleriyle oyun oynarken, aralarında kavga çıkmış. Bunlardan birisi, Deli İbrahim’e, “Madem ki o kadar yiğitsin, git de ağabeylerinin öcünü al!” demiş. Bu söz, İbrahim’e çok dokunmuş ve o an ağabeylerinin öcünü almaya yemin etmiş.  Deli İbrahim, büyüyünce namına yakışır bir yiğit olmuş. Bu arada yedi sene boy beyliği yapan annesi Hatey (Hatice), boy beyliğini Deli İbrahim’e devretmiş. Bir türlü ağabeylerinin acısını unutamayan, Deli İbrahim[*], kendinden emin olduktan sonra ağabeylerini idam ettiren Paşayı sorup, soruşturmaya başlamış. Sonunda onun, Gümüşlü Paşa namıyla anıldığını öğrenmiş ve o günden itibaren onun izini sürmeye başlamış. Bir gün bu Paşanın Gürün taraflarında görevli olduğunu haber almış. Hemen adamlarını yanına alarak, Paşanın bulunduğu yere gitmiş. Paşanın yirmi beş kişilik bir kuvveti olduğunu gören Deli İbrahim, onlarla baş edemeyeceklerini düşünmüş ve Yapalak köyündeki Bedirlerden yardım istemiş. Bedirler yardımına gelince, onlarla beraber Gümüşlü Paşayı, Büyük Yapalak köyü ile Gürün ilçesi arasındaki mevkide sıkıştırmışlar. Paşa, askerlerini orada bırakıp kaçmış. Paşa’yı Sivas sınırına kadar takip etmişler ancak onu vurmaya muvaffak olamamışlar. Diğer taraftan çıkan çatışmada, Paşanın askerlerinin çoğunu öldürmüşler. Askerlerin öldürülmesi ile sonuçlanan bu gelişmelerden sonra, Devletin Karahasanlılara karşı olan kerim ve müşfik tavrı sona ermiş.

    Deli İbrahim, bir gün Çöplü ile Çavuşlu arasındaki Çatalkaya’nın alt tarafında bulunan yurdundaki çadırında dinlenirken, yanına bir avcı grubu gelmiş. Onları misafir edip, 15-20 gün kadar ağırlamış ve beraber ava çıkmışlar. Sohbet sırasında bunlardan birinin Gümüşlü Paşa’nın oğlu olduğunu öğrenmiş. Avcılar oradan ayrılırken, Deli İbrahim, abilerinin suçsuz yere idam edildiğini ifade eden bir mektup yazarak, oğlu vasıtasıyla Paşa’ya göndermiş. Mektubu okuyan Paşa, yaptığı haksızlığın farkına varmış. Oğluna Deli İbrahim’in kendilerine nasıl davrandığını sormuş. Oğlu da Deli İbrahim’den dostluktan gayri bir şey görmediklerini söylemiş. Bunun üzerine, Gümüşlü Paşa, dönemin padişahı II. Mahmut’a yaşanan olayları anlatan bir mektup göndererek, Karahasanlılar hakkında tekrar müsbet hareket edilmesi için izin istemiş. Padişah da bu talebi uygun görmüş. Bir süre sonra Gümüşlü Paşa, aradaki husumeti gidermek gayesiyle iki askerini göndererek, Deli İbrahim’i konağına davet etmiş. Deli İbrahim, önce abileri gibi öldürülmekten çekinse de çekinse de askerlerin iyi niyetle gelmiş olduğuna inanarak, birkaç arkadaşıyla birlikte Gümüşlü Paşanın konağına gitmiş. Paşa, Deli İbrahim’e bir dostluk oluşturmak istediğini ancak arada bir kan davası olduğunu ve töreye göre de bu davanın ancak tesis edilecek bir hısımlıkla çözülebileceğini söylemiş. Deli İbrahim de ailesinde annesinden başka bir kadın olmadığını söyleyince, Paşa, Deli İbrahim’e kendi kızıyla evlenmesini teklif etmiş. Deli İbrahim, bu teklifi kabul edince, Gümüşlü Paşa hemen nikahlarını kıymış[77].

    Alhaslıların yanına götürülen Ali Şare’nin torunu Süleyman, büyüyünce, kendini hep Karahasanlılara yakın hissetmiş. Bundan dolayı, Alhaslılar ile Karahasanlılar arasında çıkan anlaşmazlıklarda hep Karahasanlıların tarafını tutmuş. Bir keresinde Alhaslılar, Karahasanlıların Lalolar köyü civarındaki ağıllarda bulunan koyunlarını çalmayı planlamışlar. Bunu öğrenen Süleyman, gizlice gidip, durumu Karahasanlılara iletmiş[78]. Onlar da tedbir alıp bu hırsızlığın önüne geçmişler. Bu olaydan sonra, Alhaslılar Süleyman’a kötü davranmaya başlamışlar. Öyle ki ona “Piç” lakabı bile takmışlar.

    Guççoların Yusuf, bir gün Lalolar köyünü yakınındaki Sarımsak (Mülk) mevkiinde çift sürerken Süleyman yanına gelmiş ve “Alhaslılar bana kötü davranıyorlar, bana Piç diyorlar,” diye dert yandıktan sonra, “Yusuf Amca benim babam kim?” diye sormuş. Yusuf, Süleyman’a babasının kim olduğunu söyledikten sonra Ali Şarelerin başından geçenleri anlatmış ve “Bu işin üzerinden çok zaman geçti, bu uğurda çok bedeller ödendi. Sizden dört, Ağalardan da iki kişi olmak üzere toplam altı suçsuz insan hayatını kaybetti. Artık sizleri barıştırmanın zamanı geldi,” demiş. Karahasanlılara karşı iyi niyetli olan Süleyman buna itirazı etmemiş. Yusuf, Süleyman’ı terkisine alarak köye götürmüş. Köylülerle görüşüp tarafları barıştırmış[79]. Süleyman “Artık beni aralarına almazlar, evimi buraya getirin,” demiş. Bunun üzerine, Yusuf ve Mıstıklar’dan İbrahim[*], köyden birkaç kişiyle birlikte, gidip Süleyman’ın evini Karahasanuşağı köyüne getirmişler ve ona sahip çıkmışlar. Süleyman o sırada 17-18 yaşlarındaymış. Evlenme çağına gelince de İbrahim onu, Arus adındaki torunuyla evlendirmiş. Köylüler de Süleyman’ın ailesine ait tarlaların bir kısmını tekrar kendisine vermişler, bir kısmını da Arus’un başlık bedeline saymışlar. Süleyman’ın hiç çocuğu olmamış ve genç yaşlarda yakalandığı amansız bir hastalıktan dolayı ölmüş[80]. Böylece, Ali Şarelerin soyu kurumuş[81]

2) Sıla Kamiklerin[*] Karahasanuşağı Köyünden Ayrılması

1859 yılı içinde, Binişlerin kızı Emine’yi (1838? d.) Kundoların Mamo (1835? d.) ile; Kundoların kızı Döne’yi de Binişlerin oğlu İbrahim’le (1835? d.) nişanlamışlar. Ancak iki taraf da uzun bir süre geçmesine rağmen geçim sıkıntısı nedeniyle hem Emine’yi hem de Döne’yi bir türlü gelin edememişler. Sonunda Mamo, Emine’yi kaçırmış. Emine’nin kaçırıldığı duyulunca, İbrahim de gidip, Döne’yi kaçırmış. Buna rağmen, öfkesini yenemeyen Binişlerin Emirhan (1810? d.), yanına aldığı üç-dört kişiyle Mamo ile Emine’nin peşine düşüyor ve onları Kangal köyü yakınlarında yakalayıp öldürmüşler[82]. Bunun üzerine, Kundoların Kıro lakaplı oğlu İbrahim, yaylada davar ve deve güden Binişlerin oğlu Çolak’ı öldürüp develerini ve davarını almaya gitmiş. Çolak ufak, Kıro da oldukça iri yapılıymış. Kıro, Çolak’ı altına alıp, onu boğmaya çalışmış. Çolak’ın üzerinde silah varmış. Boğuşma sırasında takatsiz kalınca, Kıro’yu yaralayıp, ondan kurtulmak istemiş. Ancak silahını istediği gibi ayarlayamadan ateş edince Kıro’yu öldürmüş[83].

Peş peşe meydana gelen bu olaylardan sonra, Binişlerin dedesi Şeyho ailesini alarak, 1860 yılında Karahasanuşağı köyünden ayrılmış. Önce Tatlar civarına, sonra da Sırıklı’ya gitmiş. Sıla Kamikli Süleyman’ın oğlu İbrahim Ağa da ailesiyle birlikte, Koçovası köyüne gitmiş. Bunlar bir daha Karahasanuşağı köyüne dönmeyince, Kundolar, bunların Lalolar’daki mülklerine el koymuş[84].

Bir zaman sonra ekine giren bir at yüzünden, Kundolar, köyde biriyle kavga etmiş. Kavga ettikleri kişi, Döne’yi onların başına kakmış. Bunun üzerine, bu aileden ve akrabalarından dört kişi, Döne’yi öldürmek için Sırıklı’ya gitmiş. Döne akşamüzeri davar sağmaya giderken, ayağındaki bir yara yüzünden, diğer bericilerin gerisinde kalmış. Döne’nin yolunu kesmişler ve adeta bir ağacı budar gibi, canlıyken doğrayıp, öldürmüşler[85].

22 Şubat 1919 günü Maraş’ı işgal eden İngilizler, aralarında yaptıkları bir anlaşma sonucunda, 29 Ekim1919 günü şehri Fransızlara teslim etmişti[86]. Şehir halkı artık, Fransızlar ve onların destekledikleri Ermenilerle baş başa kalmıştı. Fransızların, Ermenileri desteklemeleri ve Türklere yapılan baskıları hoş görmeleri, Türk halkını oldukça tedirgin etmişti. Nitekim Fransızlar tarafından silahlandırılan ve şımartılan Ermeniler taşkınlıklarını her gün biraz daha artırarak, masum insanları öldürüyor ve her defasında da bu olaylara sebep olarak Türk halkını gösteriyorlardı. İşgal kuvvetlerine yapılan müracaatlar bir sonuç vermediği gibi, şehrin ileri gelenleri de Halep’e sürülmekle tehdit ediliyordu[87].

Bu gelişmeler üzerine Elbistan üzerinden Sivas’ta bulunan Hey’et-i Temsiliyye ile irtibata geçildi. Ardından Maraş’ta Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasına ilişkin çalışmaları yürütmek üzere Mustafa Kemâl tarafından önce Binbaşı Sudi Bey, sonra da Sivaslı Ali Bey Elbistan’a gönderildi. 28 Ekim 1919’da da Elbistan’a gönderilen Doktor Mustafa ve kardeşi Eczacı Lütfü, Kadıoğlu Hacı Hasan ve oğlu Ziya, Sarıkâtipoğlu Mehmet, Kocabaşoğlu Ömer ve Muallim Hayrullah, Sivaslı Ali Bey ile bir araya geldi. Burada yapılan görüşmeler sonunda Maraş’ta Kuva-î Milliyye’nin kurulmasına karar verildi[88].

Bu sırada Mustafa Kemâl, Maraş ve Antep’te halkı teşkilatlandırmak için, Yüzbaşı Kılıç Ali Bey ile Süvari Yüzbaşı Yürük Selim Bey’i görevlendirdi. Kılıç Ali Bey, Pazarcık’ta Atmalı Aşireti Reisi Yakup Hamdi ve Boyno oğlu Memik Ağa ile birlikte halkı teşkilatlandıracak ve bir kısım kuvveti ile Fransızların Antep üzerinden, Maraş’taki birliklerini takviye etmelerine engel olacak, bir kısım kuvveti ile de Eloğlu bölgesine giderek, İslâhiye-Maraş yolunu kapatacaklardı. Sivaslı Binbaşı Ali Bey, Elbistan Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti Başkanı Nâkipzâde Mehmet Bey ve arkadaşları birlikte Maraş ile Heyet-i Temsiliyye arasında irtibatı sağlayacak ve temin edebileceği silahlar ve birliklerle Maraş’ı destekleyecekti[89].

Bu sırada Maraş, Antep ve Urfa gibi Güney Anadolu vilayetlerini işgal eden İngilizler, Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde gelişmekte olan millî hareketi engellemek amacıyla yoğun biçimde bölücülük faaliyetleri yürütüyordu[90]. Esas hedefleri Musul ve Kerkük petrol bölgelerini koruyacak kukla bir Kürt devleti kurmak olan İngilizlerin, Süleymaniye Sancağındaki siyasî temsilcisi ve İngiliz gizli servis ajanı Binbaşı Edward William Charles Noel[91], Elbistan kazasındaki dağ köylerini dolaşarak bölge halkını Millî Mücadele’ye ve Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmaya teşvik ediyordu.

Soldan sağa: Vakas Ağa – Ali Bey (Yakup Hamdi Bey’in oğlu) – Yakup Hamdi Bey –Binbaşı E.W.Noel – Şahin (Yakup Hamdi Bey’in oğlu) ve Şıh Mehmet (Süleyman Ağa’nın o.)

E. W. C. Noel, bu faaliyetleri kapsamında Elbistan ve Pazarcık civarında bulunan Atmalı Aşireti Reisi Yakup Hamdi Bey ile Sinemilli Aşireti Reisi Hasan oğlu Halil Erdem (Tapo Ağa) ile irtibata geçerek, olası bir İngiliz işgalini benimsemeleri yönünde telkinde bulunmuştu[92]. Ayrıca Yakup Hamdi ve Tapo Ağa’nın yayladaki çadırlarına giderek misafir kalan Noel, bu iki aşiretin nüfuslarını da kaydetmişti. Ziyaretleri sırasında Kürt millî duygularında bir uyanış gözlemlediğini ifade eden Noel[93], Yakup Hamdi Bey’in Türklere karşı sert bir tutum sergilediğini ve bu yönüyle bölgedeki diğer Kürt reislerinden farklı olmadığını ileri sürmüştü[94]. Ancak Yakup Hamdi Bey ile Tapo Ağa’nın Millî Mücadele’ye katılmaları, Noel’in bu kanaatinin yanlış olduğunu göstermiştir[95]. Dolayısıyla Yakup Hamdi Bey de Tapo Ağa da Noel’den silah almak için, Kuva-i Millîye karşıymış gibi bir tutum sergilemişlerdir.

Yüzbaşı Kılıç Ali Bey ile beraber Maraş ve Pazarcık Kuva-yı Maliye’sini yöneten Yakup Hamdi Bey, aşiretinden ve civardaki köylerden gelen eli silah tutan kişilerden oluşan bir milis birliği kurdu. Hamdi Bey, kurduğu bu silahlı güçle hem Maraş mücadelesinde hem de Antep savunmasında büyük katkılar sağladı[96].

Maraş’ın işgali sırasında Kuva-yı Millîye Reisi Arslan Bey, milis ve silah temini çalışmaları esnasında cezaevinde bulunan Yusuf Ağa (Edizer) ile görüşerek, Maraş Savunmasına katılması şartıyla tahliyesini sağlayacağını bildirdi. Yusuf Ağa’nın (Maho o.) bu teklifi kabul etmesi üzerine gerekli girişimler yapıldı ve kendisinden altmış adet silah temin etmesi istendi. Yusuf Ağa, memleketine döner dönmez silah toplama faaliyetlerine başladı ve kısa sürede taahhüt ettiğinden daha fazla silah temin etti[97][98] Ayrıca Karahasanlılardan oluşan bir milis birliği kurarak, topladığı silah ve milisleri Maraş Kuva-yı Milliyesi emrine verdi. Bu milislerden bazıları şunlardır[99].

·  İbrahim Berktaş (Tullo İbrahim) 1905(?)-1974,

·  Mısto Edizer (Delibaş Mısto) 1889-1970,

·  Ahmet Çoban (İsmail oğlu) 1897-1972,

·  Domo Demir (Kalo oğlu) 1885-1966

·  Ali Tekin (Hüseyin oğlu) 1900(?)

·  Şahin Güler (Yusuf oğlu) 1908(?)-1979,

·  Hüseyin Kaş (Mahmut oğlu) 1845

·  Hüso Karakuş (Kamo oğlu) 1896-1980,          

·  Hüseyin Işık (Hüso oğlu) 1891-1963,  

·  İbiş Biniş (İbrahim oğlu) 1869-1936

·  İbo Demir (Kalo oğlu) 1896-1945,

·  İbrahim Maviş (İbrahim oğlu) 1873-(?),

·  Mamo Çetin (Halit oğlu) 1901-1926

Yörede toplanan bütün milisler, Elbistan Müdafaai-Hukuk Cemiyeti Başkanı Nâkipzâde Mehmet Bey’in Elbistan’daki evinde bir araya geldiler. Burada kendilerine verilen silahları ve kumanyaları alarak, gizlice Maraş’a gidip, Yakup Hamdi Bey’in kuvvetlerine katıldılar[100]. Bu milislerden, Mehmet oğlu İbrahim Berktaş, Mahmut oğlu Hüseyin Kaş ve Halit oğlu Mamo Çetin Karayılan’ın kuvvetlerine katılarak, Antep savunması için savaştılar[101][102]. Diğer Karahasanlılar ise Maraş’ta kalarak, şehri Fransızlara karşı savundular.

Domo Demir, “Kaleye çıkan yokuşun bulunduğu yerde, Ermeni olan Agop Hırlakyan’ın[*] yüksek bir yerde çift katlı bir konağı vardı. Ermeniler, bu konağın çatısına kurdukları makineli tüfeklerle üstümüze durmadan ateş açıyorlardı. Siperlere geçinceye kadar, çok sayıda şehit verdik,”[103] demiş. Birkaç gün sonra, Karahasanlı milislerin yiyecekleri bitmiş ve açlıkla karşı karşıya kalmışlar. Bunun üzerine Domo İbrahim, Fransızların karargahındaki mutfaktan bir tepsi haşlanmış et ile bir tepsi pirinç pilavı alıp getirmiş. Pilavı yemişler ancak, domuz eti olabilir diye, çoğu etleri yememiş. Kendilerine gelen talimatla Fransızlar Maraş’ı terk edecekleri bildirilerek, çekilirken onlara ateş açılmaması ve bıraktıkları erzaka dokunulmaması talimatı verilmiştir.

Milisler yıkık bir duvarın arkasında mevzideyken, Fransızların çekildiğini görmüşler. Domo İbrahim, Fransızların yaptıklarını içerlemiş olacak ki “Bırakın da şunları yere indireyim!” demiş. Delibaş Mısto da “Hem ateş edilmemesi hususunda bize talimat geldi hem de sırtı dönük adama ateş edilmez!” diyerek, onu vazgeçirmiştir[104].

Karahasanlı milislerden Tullo İbrahim (Mehmet oğlu), Maraş, Antep ve Urfa kurtuluş mücadelelerine katılmıştır. Bir seferinde altı arkadaşıyla birlikte Maraş-Antep yolu üzerindeki Karabıyıklı mevkiinde Fransız birliklerine saldırarak uzun süre çatışmış, Fransızlara kayıp verdirmiş ve Antep’e intikallerini geciktirmiştir. Bu başarısı üzerine Şahin Bey tarafından takdir edilmiştir. Antep savunmasında Şahin Bey ve Molla Mehmet Karayılan’la birlikte savaşmış. Şahin Bey 28 Mart 1920 tarihinde şehit düştüğünde, Tullo İbrahim, onun on metre yakınındaymış. Antep Savunmasında gösterdiği üstün başarıdan dolayı Tullo İbrahim’e bir berat ve rozet verilmiş[105].

BELGE VE KAYNAKLAR

______________________________________

[*] Arslan Yabgu, Selçuk Bey’in oğludur.

[1] Tarih, C. 8. s. 209, Çağ Yay. İst. 1992

[2] Tarih, C. 8. F. 14

[3] Tarih, C. 8.  s. 209-210

[*] Konargöçer olmayan, yerleşik olan

[5] Sümer, Oğuzlar, s. 5, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. İst. 1999

[6] Sümer, Oğuzlar, s. XIII, Ankara Ün. Yay. 1972,

[7] Sümer, F., Çukur-Ova Tarihine Dair Araştırmalar s. 8

[**] Memluk Devleti’nin 1250 yılında kurulduğu göz önüne alınırsa, Anadolu’ya 1231 yılında gelen Beğdililerin en az 20 yıl Horasan ve Doğu Anadolu’da kaldıktan sonra Memlükler’e sığındığı söylenebilir.

[8] Sümer F., Bayatlar, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. IV, s. 380-381

[9] Yinanç, M.H., Maraş Emirleri, TTEM, sayı 84, s.101

[10] Yinanç, R., Dulkadir Beyliği TTK Yay. Ankara, 1989, s. 8-9-10

[11] Sümer, Oğuzlar Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Ank. 1972, s. 163

[12] Yinanç, R., Dulkadir Beyliği TTK Yay. Ankara, 1989, s. 9

[13] Yinanç, Dulkadir Beyliği, s. 10

[14] Yinanç, R., Dulkadir Beyliği, s. 10; İkd, 1291, s. 20b; Vekayi, s. 4b, 5a

[15] Yinanç, R., Dulkadir Beyliği, s. 8

[16] Döğüş, S., Osmanlıların Fethine Kadar Dulkadirli Türkmenleri. “XIV. yy.da Bozok koluna bağlı Dulkadiroğulları beyliği içerisinde yer alan Anamaslı-Karacalı (bazı obaları; Yazır, Ulaşlu, Oruç-Beğlü, Kazancılu, Söylemezlü, Yol-Basanlu, Kara Haydutlu), Ağca Koyunlu, (önemli obaları, Çalışlu, Musa Hacılu, Kozanlu,), Dokuz-Bişanlu (bazı obaları; Karkın, Karamanlı, Kürd Mihmadlu, Avcı, Neccarlu, Dokuz-Koyunlu, Bazlamaçlu), Küreciler, Cerid (Bayır Cerid, Kara Hasanlu, Oruç Gazilu, Mamalu), Peçenek, Kavurgalu, Elçi, Döngelelü, Küşine, Tekelü, Varsak, Eymir, Çimelü, Kızıllu, İmanlu Avşarı, Çağırganlu, Avcı, Gündeşlü, Tecirlü, Eşkinciler (bazı obaları; Dede Karkın, Süli Şeyhlü) gibi irili ufaklı 700’e yakın cemaat, Dulkadirli Türkmenlerini meydana getiren ana kütleyi oluşturmaktaydı.” Tufan G., Bozulus Ne İdi.

[17] Sümer, Ceridler, Türk Dünyası Tarih Dergisi, S. 24 İstanbul 1988, s. 6

[18] Sümer, Oğuzlar Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Ank. 1972, s. 163

 [19] Sümer, Oğuzlar (Türkmenler); İst. 1999, s. 303; Sümer, Müverrih Naima’nın, Beğdili Türkmenlerinin Halep’ten Diyarbekir’e kadar uzanan yaylaklarda rahat durmayarak çiftçilerin ekinlerini davarlarına çiğnettikleri gibi, vergilerini vermekten de kaçındıklarını söylediğini yazmıştır. Biniş, Aligül de (Ali oğlu, 1928 doğumlu), 1950’li yıllarda Karahasanlı köylerine gelen Urfalı Hallaç Mehmet’in, “Büyüklerimiz, o dönemlerde Karahasanlıların da vergi vermeye yanaşmadıklarını söylemişlerdir,” dediğini nakletmiştir.

[20] 1972 yılında, Karahasanlıların yaklaşık olarak, 650 sene önce Urfa tarafından geldikleri rivayet edilmiştir. [Mamo Doğan, İbrahim oğlu. (1861-1977) 650 sene öncesi, 1322 tarihine denk gelmektedir. Dolayısıyla Mamo Doğan, (1338-1322=16) sadece 16 sene yanılmıştır.

[21] Üç Siverekli geldikleri Cela İçmelerinde “Karahasanlıların başından geçen bu olayı bizim oradaki çoğu insan bilir ve halen anlatılır,” demişlerdir. [Aligül Tıraş, (Mısto oğlu)]

[*] Karahasanlılar en erken, 1338 yılının ağustos ayı veya sonrasında Darende Bey’ine sığındılar. Çünkü, Darende, Dulkadir Beyliği tarafından 1338 yılının ağustos ayında alınmıştı.

[22] Bu bilgi, İbrahim oğlu Mamo Doğan’dan rivayet edilmiştir. 

[**] Söz konusu bölge, Karahasanlıların halen bulundukları yerdir.

[23] Aligül Tıraş, (Mısto oğlu) rivayet etmiştir. (Bu görev ve yetkiler, Osmanlılardaki Tımar Sistemi’ne benzemektedir.)

[24] Bu bilgi, İbrahim oğlu Mamo Doğan’dan rivayet edilmiştir.

[*] Üçayak (Sacayağı), yemek pişirilirken kazan ve tencerelerin altına konur.

[26] Karahasanlılar, bu olaydan sonra, uğursuzluk getirdiğine inandıkları için, uzun bir süre hem çadırlarını çatal iple bağlamamışlar hem de üçayakları kullanmadıkları zaman sırt üstü yatırmışlar. [Hacı Doğan, Bektaş oğlu]

[27] Karahasanlılar, Tahtalı mevkiinde iken, abisi Ali Beg (Begil) ve kardeşi Omok, kıskandıkları için gelip Karahasan’ı öldürdüler. Begil ve Omokların Karahasanlılardan uzak durması bu yüzden olabilir. [Aligül Tıraş, (Mısto oğlu)

[28] Bu bilgiler, Kahraman oğlu Hasan Türk, Bektaş oğlu Hacı Doğan ve Mısto oğlu Aligül Tıraş’tan alınmıştır.

[29] Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, D. n. 590, s. 107, s.n. 98; Arslan, Hasan, XVII. yy. da Maraş Sancağı (Siyasi, İdari, İktisadi ve İçtimai Tarihi)” Doktora tezi.

[30] İnalcık, Devlet-i Aliye (Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, s 138; İnalcık, 10 bin kişinin cezalandırıldığını zikretmiştir. Tufan Gündüz ise bölgenin o dönemdeki vergiye esas nüfus kayıtlarındaki azalmanın, idam edilenlerin sayısının binlerle ifade edilemeyecek kadar az olduğunu söylemektedir.

[31] Mamo Doğan, (İbrahim o.) 

[32] Ali Bozdağ, (Ahmet oğlu) Memed Bey’in kardeşlerinden birinin adının Hüseyin olduğunu söylemiştir.

[33] Yinanç, R., Dulkadir Beyliği, s. 105

[34] Doğan, Mamo (İbrahim o.)  

[35] BOA, Tahrir Defterleri, nr. 454 s.852 sene 959 (1551-52); BOA, Tahrir Defterleri, nr. 493 s.877-878, sene 978 (1570-71); Sümer, Oğuzlar, s. 303. (Kara-Hasanlu oymağı, diğer Beğdili oymakları)

[36] Yinanç R., ve Elibüyük M., Maraş Tahrir Defteri,

[37] TD nr. 200 s. 1005; Gündüz, Tufan, “Anadolu’da Türkmen Aşiretleri s. 149 (Aynı dönemde Karahasanlılardan üç hanelik bir cemaat, Bozulus Türkmenleri içinde bulunuyordu.); BOA, Tahrir Defterleri, nr 604 s.36. sene 991 (1583-84); TKA, TD, nr. 101, s. 127b-128a-136b, sene 971 (1563-64) – TKA, TD, nr. 108, vr. 495b, sene 971(1563-64) BOA, TD, nr. 604, s. 36, sene 991 (1583-84); BOA, MAD, nr. 6159, s. 94; EV. HMH. nr. 394, s.3b; BOA.MAD. nr. 6159 s. 72, 94, 98,101 (üç tahrir, 1.) sene 1051 (1641-1642; Refik, A., Anadolu’da Türk Aşiretleri (966-1200) s. 81.

[38] Usta, O, Türkmen Voyvodası (1590-1690) s. 54

[*] Günümüzde de Karahasanlıları yaşadığı Karye-i Kalendur Elbistan’da, Karye-î Gercain Afşin’de, Karye-i Bük de Pazarcık’tadır.

[39] Yinanç R., ve Elibüyük M., Maraş Tahrir Defteri,

[40] Gündüz, T., Anadolu’da Türkmen Aşiretleri, s. 97; M. Halil Yinanç, Akkoyunlu. İ.A. 1/263 (Çünkü yerleşik hayata geçen aşiretler eğer ziraat ile meşgul olmazlar ise kışlak vergisi ödemekteydiler. Ziraat yapanlar ise ürettikleri mallar için tayin edilen öşürlerini arazi sahiplerine vermekteydiler. Yani has reası olmaktan çıkıp, bulundukları toprağın zeamet veya tımar olmasına göre yeni vergi düzenine tabi olmaktaydılar.)  

[41] Yinanç R. ve Elibüyük M., Maraş Tahrir Defteri, C. I, s. 218.

[42] TKA TD, nr, 116, s.104/a.

[44] Digital Epigraphy and Cultural Heritage Documentation Unit (Dijital Epigrafi ve Kültürel Miras Belgeleme Birimi), Düsseldorf, Almanya, Rapor No: 2025-TE-03-FED (Taşın üzerindeki; birinci satırda «هو الباقي» «Hüve’l-Bâkî» (Bâkî olan Allah’tır), ikinci satırda «مرحوُم و مغفور …» «Merhûm ve mağfûr» (Rahmetli ve affedilmiş), (üçüncü satırda satırdaki isim tam olarak okunamamıştır) ve dördüncü satırda «بن مصطفى» «Bin Mustafa» (Mustafa oğlu) yazıları ile Hicri 850 /Miladi 1446 tarihi okunabilmiştir.) Bu çalışma, Ahmet oğlu İbrahim Şahin tarafından yaptırılmıştır.

[44] Henüz yazıları okunur durumda iken, bu mezar taşının üzerinde, “… oğlu Memed” ibaresinin olduğu belirtilmiştir. [Ali Kılınç (Ali oğlu)]

[45] 2009 yılında, çıplak gözle yapılan incelemede, mezar taşının üzerinde “Memed” ibaresinin bulunduğu ifade edilmiştir. [Ahmet Şahin, İrfan oğlu]

[*] Mehmet Bey, 1515 yılında Turna Dağı Savaşına katıldığı için bu tarih onun ölüm tarihi olamaz.

[46] Türk, Hasan (Kahraman oğlu,1924 d.), Doğan Hacı (Bektaş oğlu)

[47] Şerefeddin Han, Şerefname, Yaba Yayınevi, İstanbul 2006 s. 196

[48] Rışvanoğlu, Mahmut, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, 1978, s. 201’de, “Beğdili Oğuz boyunun Yeni-İl kolunun obaları içinde Karahasanlu adında bir Türkmen obası geçmektedir ki buradaki Karahasanlar ile ilgili olsa gerekir. Çünkü bu obayı 1698 senesinde Elbistan tarafında yerleşmişti…” demektedir.

[49] BOA, MM Defterleri nu. 8458 s. 169-170

[50] Maraş Ahkâm Defteri, Numara: 2, s. 2

[*] Şakilik: Haydutluk

[51] Halaçoğlu, Y., XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İskân Siyaseti … s. 5

[52] Halaçoğlu, Y., XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İskân Siyaseti … s. 144

[53] Orhonlu, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskânı s. 39

[54] BOA 87 numaralı Bâb-ı Âsafî Divan-ı Hümâyûn Sicillatı Mühimme Defteri, H. 1636/1637)

[*] Voyvoda, bazı bölgelerin gelirini toplamaya memur edilen görevli.

[55] BOA, MD., 99: 53/186; Arslan, a.g.t; BOA, İ.d., 14: 66/299 (Evail-i Zilkade 1101/06-16.08.1690; Tatar, Özcan, XVIII. Yüzyılın İlk arısında Çukurova’da

Aşiretlerin Eşkıyalık Olayları ve Aşiret İskanı (1691-1750) s. 170

[56] BOA. HR.MKT. 15 nu defter, H.1263 (1846/1847)

[57] Arslan, a.g.t; BOA, İ.E..DH., 1676 (26 Ca 1108/21.12.1696); BOA, C.ML., 607/25054 (26 Z 1108/16.07.1697).

[58] Halaçoğlu, XVII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, s. 47, (MM Defterle nu. 8458 s. 169-170) Bu oymak, Beğdili boyuna da Avşar boyuna da bağlı olan Karahasanlılar olabilir.

[59] BOA 114 numaralı Mühimme Defteri, H. 1114 (1702/1703)

[60] Maraş Ahkâm Defteri nu. 5, s. 153

[*] Atmalı-Karahasanlı ilişkisi için bkz. Sayfa 220

[61] BOA, Maraş, nr. 4, s. 24. 

[62] BOA, C.DH (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Cevdet Dahiliye. 59).

[63] Ulubaş, a.g.t; BOA, ŞKT, nr. 1012, s. 3

[64] BOA, C.DH.; 59. Ulubaş, a.g.t.

[65] Osmanlı Arşivleri, Tarih: 29/L /1262 (Hicrî), Dosya No:3, Gömlek No:26, Fon Kodu: A.DVN.MHM. (Burada adı geçen Esef, Kör Esef’tir.)

[*] Bir kaleye kapatılma).

[66] BOA, Tarih: 05/N /1262 (Hicrî), Dosya No:2, Gömlek No:78

[67] BOA, A.DVN.d: Bâb-ı Âsafî Divan-ı Hümayun Kalemi 19/43

[68] Maraş Ahkâm Defteri, Numara: 5, s. 153, Hüküm: 1

[*] İlgili fermanda, “Bu dava ile ilgili olarak Divanı Hümayun kaleminden gereği sorulduğunda, şayet bu gibi katil suçları saltanat merkezinde işlenecek olursa davasının mutlaka Şeyhülislâm huzurunda görülmesi, taşrada işlenecek olur ise davalarının eyalet, sancak, muhassıllık ve kaymakamlıkla idare olunan büyük kazaların meclislerinde görülmesinin gerekli olduğu” yazılıydı.

[69] Maraş Ahkâm Defteri, Numara: 2, s. 2

[*] Ali Şarelerin Sadakalardan olduğu rivayet edilmiştir. Ali Şare diye aktarılan ismin, Alişar’ın değişmiş şekli olduğu düşünülmektedir.

[**] Musahip, sözlüğe göre sohbet ve arkadaşlık eden kimseye denir. Alevilik geleneğine göre musahiplik, ahiret kardeşliği demektir.

[70] Hasan Türk, (Kahraman oğlu,1924 d.)Hacı Doğan, (Bektaş oğlu)

[71] Hındo, Karahasan’ın oğlu Mustafa’nın soyundan gelen Çıllaklardanmış. Dırrıkların dedesidir. [Hacı Doğan, Bektaş oğlu]

[72] Hacı Doğan, (Bektaş oğlu).

[*] Bu paşaya, neden “Gümüşlü Paşa” denildiği bilinmiyor.

[73] Cumartesi günüymüş. Meğer İbiş ve Emirhan o gün birbirlerinin başlarını ustura ile kazımışlar ve birbirlerine, “Ensen de tam kılıçlık olmuş!” diyerek şakalaşmışlar. [Fidan Kahraman, Şerif kızı, Mehmet eşi]

[74] Bu kanlı keçe,1970’li yıllara kadar İbrahim oğlu Süleyman Erdoğan’ın evindeymiş ve kan izleri hiç kaybolmamış. Bu keçe daha sonra didilerek, minder yapılmış. [Zeynep Erdoğan, Hacı kızı, Ramazan eşi]

[75] Asıl adı Kör Mamo olan Bozaba, Hatey’in yanında yaklaşık on sene kaldıktan sonra evleniyor. Daha sonra konargöçerle birlikte Pazarcık tarafına gidiyor. [Hacı Doğan, Bektaş oğlu].

[76] Deli İbrahim’in doğum tarihi, Elbistan. Asliye Hukuk Mahkeme’sinin Karar No: 943/2) sayılı veraset ilamında verilen şecere bilgilerine göre yaklaşık olarak tespit edilmiştir.

[*] Deli İbrahim, bir gün üstüne giymek için bir şeyler aradığı sırada eline tesadüfen üzeri yazılı olan bir yelek geçer. Nereden geldiği bilinmeyen bu yeleğin sırlı olduğu ve giydiği sürece Deli İbrahim’i koruduğuna inanılmaktadır. Bu yelek en son Hasan Ağa’nın eline geçmiş. Hasan Ağa sırlı olup olmadığını denemek için bu yeleği bir horozun boynuna asmış ve horoza ateş etmiş. Bunun sonucunda horoz ölmüş. Bu olaydan sonra yeleğin sırrının döküldüğüne inanılmaktadır. [Kâmil Erdoğan, Bayram oğlu]

[77] Halit İmre, (Mısto oğlu).

[78] Hacı Doğan, (Bektaş oğlu).

[79] Hacı Doğan, (İbrahim oğlu).   

[*] İbrahim (1760 d.), Mehmet’in (1730 d.) oğlu ve Kamber’in (1783 d.) babasıdır. 

[80 Hacı Doğan, (Bektaş oğlu).

[81] Nebi Değer (Yusuf oğlu) ; Hacı Doğan, (Bektaş oğlu)

[*] Bunlar, Karahasan’ın oğlu Kamber’in soyundan gelen iki koldan biridir.

[82] Biniş, Aligül (Ali oğlu, 1928 doğumlu).

[83] Hacı Doğan, (Bektaş oğlu).

[84] Ali Altun, (Osman oğlu).

[85] Hacı Doğan, (Bektaş oğlu).

[86] Başdogan, Ferhat; Em. Kur. Alb. “Kahramanmaraş’ın Kurtuluş Savaşı” Gnkur. ATAŞE Başkanlığı Arşivi No: 1-218, Dosya No: 154

[87] Gnkur. ATAŞE Bşk.lığı Atatürk Özel Arşivi No: 24, Dos. No: 1336/13-3, F-21 

[88] Yalçın Özalp, Maraş Direnişinin Başındaki Serkomser Ali Bey, s. 14-20.

[89] Başdogan, age .

[90] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi yıl: 1954, Vesika No: 147

[91] Akbıyık, Y., Millî Mücadelede Güney Cephesi Maraş.

[92] Arık, H., Tarihi ve Kültürel Özellikleri ile Pazarcık. s. 52

[93] Öke, M.K. 1990, İngiliz Ajanı Binbaşı E. W. C. Noel’in Kürdistan Misyonu.

[94] Başdogan, age.  Arşiv No: 1-218, Dos. No: 146

[95] Sarınay, Y., Osmanlı Belgelerinde Ermeni-İngiliz İlişkisi.

[96] Nihat Bozdağ, (Ali oğlu)

[97] Alaettin Edizer, (Mehmet oğlu).

[98] Başdoğan, age. (Nitekim Genel Kurmay Başkanlığı belgelerinde de Elbistan’da 400 adet silah toplandığı belirtilmiştir.)  

[99] Bu milislerin adları, Ali oğlu Aligül Biniş, Mısto oğlu Hacı Edizer, Mehmet oğlu Alaettin Edizer, İbo oğlu Hacı Demir ve Mısto oğlu İmam Güler’den alınmıştır.

[100] Hacı Edizer, (Mısto oğlu).

[101] Demir, Mehmet Antep Savunması.

[102] Mustafa Maviş, (İbrahim oğlu). İbrahim oğlu İbrahim Maviş’in hem Maraş hem de Antep savunmasına katıldığını söyledi)

[*] Agop Hırlakyan, tedhişçi bir Ermeni’dir. Meclis-î Mebusan Maraş mebusudur.

[103] Şeyho Demir, Domo Demir’den aldığı bilgiyi nakletmiştir.

[104] Hacı Edizer, (Mısto oğlu), Delibaş Mısto’dan rivayet etmiştir.

[105] Yemliha Edizer, [Mehmet oğlu] bu bilgileri Tullo İbrahim’den aldığını söyledi.