D- OSMANLILAR DÖNEMİ
Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında Çaldıran Savaşı’na giderken, Dulkadir Beyliği üzerine yürüdü ve Şah İsmail’in taraftarı olan ve Osmanlı Devleti’ne başkaldıran çok sayıda isyancı Türkmen’i cezalandırdı. Bu isyancıların elebaşıları idam edilirken, geriye kalanların bir kısmı hapse atıldı ve bir kısmı da sürgüne gönderildi[1]. Bu sırada Dulkadir Beyliği’nin bir kısım aile mensupları, gittikleri yönün belli olmaması için atlarının nallarını ters çakıp, Kırşehir tarafına kaçmayı başardı.
Bu gelişmelerden sonra Osmanlıların gücünü fark eden bazı Türkmenler, bu cezalandırmadan kurtulmak için, Alevî ve Türkmen olmadıklarını beyan ettiler. Memed Bey de Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkıp, Osmanlı’ya bağlı olduklarını, Şii (Alevî) olmadıklarını, aile efradı ve adamları ile beraber emrinde olduklarını söyledi. Sultan Selim de onlara bundan sonra Şiiliğe meydan vermemelerini ve hâkimiyetleri altındaki topraklarda güvenliği sağlamalarını emretti[2]. Memed Bey, Osmanlıların tarafında olduğunu göstermek için olsa gerek, 1515 yılında yapılan Turna Dağı savaşında iki kardeşi ve askerleriyle birlikte Osmanlıların yanında yer aldı. Bu savaş sırasında iki kardeşi öldü[3].
1522 yılında Dulkadir Beyliği yıkılınca, Dulkadir ülkesi, Maraş merkez olmak üzere bir eyalet, Bozok bölgesi ise müstakil bir sancak hâline getirilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır[4].
Bu gelişmelerden pek fazla etkilemeyen Karahasanlılar, hem Dulkadir Beyliği döneminde üstlendikleri görevleri yerine getirmeye[5], hem de daha önce olduğu gibi, Halep[6], Maraş[7] ve
Yeni-İl’de[8] bulunan kışlak ve yaylakları kullanmaya devam ettiler. Neticede, Karahasanlılar, Dulkadir Beyliği döneminde hâkimiyet kurdukları alanları Osmanlılar döneminde de büyük ölçüde korumuşlardır.

XVI. yüzyıl Yeni-İl Haritası
Karahasanlıların 1563 yılında, Maraş’taki, Karye-i Kalendur, Karye-i Gercain ile Karye-i Bük’te[*] bulundukları; ziraatla uğraştıkları ve bu tarihte 27 hane ve 18 mücerrede (bekâra) sahip oldukları anlaşılmaktadır[9]. Esas geçim kaynakları hayvancılık olan Karahasanlıların çok büyük ölçekte olmasa da o dönemde bazı vergi muafiyetlerinden yararlanmak amacıyla tarımla uğraştıkları düşünülmektedir[10]. Kara Hasanlu ve diğer bazı cemaatlerin kışlağı ve ziraat yaptığı Kızılbük köyünde vakıf geliri, 1563 yılında 194 akçe idi[11]. Dulkadirli Türkmenlerinin 1580 tarihli son tahrir kaydında, Kara Hasanlı aşiretinin toplam vergi nüfusu 378 nefer olarak kaydedilmiştir[12].
Karahasanlılar, yerleşik hayata geçmeden önce, Elbistan’ın Kistik köyü sınırları içindeki “Tahtalı” mevkiini kışlak olarak kullanmışlardır. Daha sonra ise bazen Aktepe (Lalolar) köyü ile Kantarmaköyü arasında bulunan “Eski Evler” olarak adlandırılan yerde bazen de Tahtalı mevkiinde kalmışlardır.
Tahtalı’da yaşadıklarına dair çadırların üstüne kurulduğu taş duvar (peyk) kalıntıları günümüze kadar intikal etmiştir.
Karahasanlıların, kışlak olarak kullandıkları Tahtalı mevkiinde yerleşim kalıntılarının hemen yanında kendilerine ait bir mezarlık bulunmaktadır. Bu mezarlıkta yerleri tespit edilebilen elli mezar ile yerleri belli olmayan en az yirmi mezarın daha bulunduğu sanılmaktadır. Bu da onların burayı kışlak olarak kullandıklarını göstermektedir. Bazı mezar taşları ve mezarlık alanını çevreleyen taş duvar kalıntıları günümüze kadar varlığını korumuştur. Bu mezarlıkta, yaklaşık 3 metre uzunluğunda, 90 cm eninde ve 40 cm kalınlığında yere doğru yatmış bir balbal (mezar taşı) bulunmaktadır. Bu mezar taşının üzerindeki yazılar çıplak gözle okunamayacak derecede silinmiştir. 2025 yılında Almanya’da faaliyet gösteren uzman bir kuruluş tarafından, mezar taşının fotoğrafları üzerinde yapılan analiz sonucunda, taşın ön yüzünde tarihî öneme sahip «Bin Mustafa» ibaresi ile «Hicrî 850» tarihinin yer aldığı tespit edilmiştir[13].Daha önce yapılan incelemelerde ise taş üzerinde“… oğlu Memed” yazısının bulunduğu belirtilmiştir[14][15]. Bu çalışmalar sonucunda elde edilen veriler birleştirildiğinde taşın üzerindeki ismin “Mustafa oğlu Memed” olduğu anlaşılmaktadır. Taşın üzerindeki Hicri 850 (Miladi 1446) tarihi ise Mehmed Bey’in doğum tarihine işaret etmektedir[*].
Karahasanlılar, Tahtalı mevkiinde bulundukları sırada sivrisineklerin sıtmaya yol açması nedeniyle Söğütlü Çayı’nın karşı yakasında bulunan Eski Evler denilen yere taşınmışlardır. Ancak buranın su kaynaklarına uzak olması sebebiyle bir–iki yıl sonra yeniden Tahtalı mevkiine dönmüşlerdir. Karahasanlılar, günümüzde Karahasanuşağı köyünün bulunduğu yere yerleşmeden önce son olarak Eski Evler mevkiinde ikamet etmişlerdir[16].
Karahasanlıların, XVI. yüzyılın sonlarında (1597) günümüzde yaşadıkları bölgede bulundukları ve kısmen yerleşik hayata geçtikleri anlaşılmaktadır. Zira bu döneme ait kaynaklarda Karahasanlılar, Maraş vilayetinin kasabaları arasında zikredilmektedir[17]. 1698 yılı vergi kayıtlarına göre Elbistan’da yerleşik olarak görünen Karahasanlılar[18], 1702 yılında da yerleşik hayata devam etmişlerdir. Çünkü bu yıl, iskân edilmeyi kabul etmeyen cemaatlerin Kıbrıs Adası’na yerleştirilmeleri için yürütülen faaliyetlerde, diğer bazı cemaatlerle birlikte Karahasanlılara da görev verilmiştir[19]. Bilindiği üzere devlet, bu tür görevleri genellikle yerleşik hayata geçmiş oymak ve cemaatler aracılığıyla yürütmekteydi. 1854 yılında Karahasanlıların bir kısmının Kullar köyünde yerleşik olduğu görülmektedir[20]. Dolayısıyla XVI. yüzyılın sonlarına doğru yerleşik hayata geçen Karahasanlılar, bu yaşam biçimini sonraki dönemlerde de sürdürmüşlerdir.
2) Aşiretlerin İskânı ve Şakilik[*]
XVI. yüzyıl sonlarında başlayıp giderek devlet için büyük bir problem hâlini alan iç karışıklıklar ve yapılan uzun savaşların ortaya çıkardığı iktisadî sıkıntılar, çeşitli halk kütleleri üzerinde büyük bir baskı meydana getirmişti. Bu durum, onların yerlerini terk ederek kendileri için daha uygun alanlara göç etmelerine ve birçok meskûn yerin sahipsiz kalarak harap hâle gelmesine sebep olmuştu. Bunun sonucunda da ekonomisi ziraata dayanan devletin gelirleri azalmıştı[21].
XVII. yüzyılın sonuna doğru uygulanan iskân siyasetiyle ilk aşamada oymakların, harap ve sahipsiz yerlere yerleştirilerek buraların yeniden tarıma açılması; ikinci safhada ise sınırların gerilemesi sebebiyle yerlerinden ayrılmak zorunda kalan ahalinin Anadolu’ya ve Rakka’ya yerleştirilmesi planlanmıştı. Ancak bazı aşiretler buralara iskân edilmeyi reddetmişti. Bunun üzerine iskâna yanaşmayan topluluklar bir yandan buralara sürülmekle tehdit edilmiş, bir yandan yerleşmeyi cazip hâle getirmek amacıyla kasabalar ve köyler kurulmuş, bir yandan da bu gruplar için bazı vergilerden muafiyetler sağlanmıştı. Buna rağmen konargöçerler, şakiliğe yönelmekten ve yerleşik ahali üzerinde baskı kurmaktan vazgeçmeyerek güvensiz bir ortamın oluşmasına neden olmuştu. Sonunda şakiliğe bulaşan bu topluluklar, Anadolu’daki iskân yerlerinden uzaklaştırılmak amacıyla Rakka ve Kıbrıs sürgün bölgelerine gönderilmişti[22]. Ancak iskân için seçilen coğrafî alanların, konargöçerlerin hayvancılık ve tarım yapmalarına elverişli olmaması, iskân edilenlerin çoğunu memnun etmemişti. Buna ilaveten, vergi toplamaya gelen memurların halktan cebren fazla vergi almaları, yerleşmek veya intibak etmek üzere olan bazı oymakların konargöçer hayata olan özlemlerini tazelemişti. Neticede bunların tayin edilen iskân yerlerine gitmemeleri, diğer boyların içine saklanmaları, yerli halka ayrılmış olan yerlere gitmeleri ve vergi vermemeleri zamanla tam bir şekavete dönüşmüştü[23]. Daha sonraki şakilikler ise ahalinin malına ve canına kast etme, devlet görevlilerine mukavemet etme ve onlara saldırma şeklini almıştı.
3) Karahasanlılarla İlgili Bazı Eşkıyalık Olayları
XVII ve XIX. yüzyıl arasındaki döneme ait arşiv belgelerinde, bir yandan Karahasanlıların karıştığı, yukarıda belirtilen bazı eşkıyalıklardan, yapılan yargılamalardan ve verilen cezalardan bahsedilirken, bir yandan da devlet görevlileri tarafından yapılan baskı ve saldırılara maruz kaldıklarından söz edilmektedir. Bu belgelerde ayrıca Karahasanlıların bazen bir kısım eşkıyalık olaylarını bertaraf etmek için devlete yardım ettikleri bazen de eşkıyanın sürgün yerine gönderilmesinde görev aldıkları görülmektedir.
Baştan beri vergi vermeyi sevmeyen Kara Hasanlu cemaati, 1636-37 yılında Zülkadriye mukataasına tabi olanların vergilerinin tahsili için gelen memurlara vergi vermedikleri gibi bir de onlara saldırmıştı. Bu nedenle Haleb ve Zülkadriye beyler beyine ve Haleb mollasına suçluların yakalanması ve cezalandırılması hususunda emir gönderilmişti[24].
Karahasanlıların devlet görevlilerine direndikleri diğer bir olay da sefere çağrı emrine uymadıklarına ilişkindir. 1690 senesinde, bazı cemaatler gibi, İfraz-ı Zülkadriye’ye tabi Kara Hasanlu cemaatine mensup bazı eşkıya taifesi de sefere çağrıldıkları halde gitmedikleri gibi kendilerini ikaz için yanlarına gelen İfraz-ı Zülkadriye mukataası voyvodası[*] Abdullah’a çok sert bir şekilde karşılık vermişlerdi. Daha sonra kuvvetlerini iyice artırarak, voyvodanın çadırını basmış ve çadırda bulunan devlete ait ve değerleri beş bin kuruştan fazla olan mal ve eşyaları yağmalamışlardı. Ardından da çevrede bulunan bölgelere dağılmışlardı. Bu durumun İstanbul’a bildirilmesi üzerine, bu kişilerin nerede bulunurlarsa bulunsunlar yakalanarak cezalandırılması için Rakka Beylerbeyi ile bölge idarecileri görevlendirilmişti[25].
Karahasanlıların devlet görevlileri tarafından haksızlığa uğradıkları da olmuştu. Koyun tüccarı Kara Hasanoğlu İbrahim’in alacağının ait yaftaya el konulmuştu. Bu alacağın Kadıköy’de oturan Acı İnce’den tahsili için hüküm gönderilmişti[26].
Daha önce eşkıyanın cezalandırılması ve sürgün yerlerine gönderilmesinde Karahasanlıların devlete yardım ettiklerinden bahsedilmişti. XVII. yüzyılın sonlarında bölgede ortaya çıkan aşiretlerin eşkıyalık faaliyetleri sonucunda devlet bazı tedbirler aldı. Eşkıyalığa bulaşan cemaatlerin, Rakka, Kıbrıs ve Çukurova gibi yerlere zorunlu olarak iskân edilmeleri emredildi[27]. Ancak 1699 yılında Güngördü, Delili ve Kırıntılı cemaatlerinden yaklaşık dört yüz şaki, Rakka’ya iskânları emredildiği hâlde iskân yerlerine gitmedikleri gibi, iki-üç seneden beri Develü Ovası’nda sakin bulunan ahalinin harman vakti mallarını yağmalamış, yol kesmiş ve insanları öldürmüşlerdi. Saldırı ve tecavüzlerin son bulmadığına dair Karaman ve Niğde mutasarrıfları ile Karaman Ereğlisi, Şücaeddin, Bor, Anduğu, Yahyalı, Niğde ve Kayı kadılarının arzları üzerine, 1702 yılının Ocak ayında Maraş Beylerbeyi Rışvanoğlu Halil Bey’e gönderilen bir emirle, adı geçen cemaatlerin bulundukları yerlerden kaldırılarak Ayas İskelesi’nden gemilerle Kıbrıs’a nakledilip, boş ve harap yerlere iskân edilmeleri istendi. Adı geçen cemaatlerin iskânı kabul etmeyip buna itaat etmemeleri hâlinde, Maraş, Andırın ve Karahasanlu cemaatlerinden; Adana civarında kışlayan Receblü cemaatinden, Adana zabitlerinden, Kozanoğullarından, Adana ve Tarsus’ta bulunan Boz Doğanlı Yörüklerinden ve tertip edilecek askerlerle tecziye edilmeleri ve her hâlükârda Kıbrıs Adası’na iskânları emredildi[28]. Diğer taraftan aynı yıllarda Rakka Valisi Vezir Osman Paşa’ya, Maraş Valisi Vezir Osman Paşa’ya, Adana Valisi Yusuf Paşa’ya ve Maraş, Rakka ile Adana kadılarına gönderilen bir fermanda, İfraz-ı Zülkadriye reayasından Karahasanlu cemaatine mensup yol kesen bozguncu eşkıyaların yeniden yargılanmaları talep edildi[29].
Görev yapan voyvodalar da sık sık bölgede bulunan eşkıyanın saldırısına maruz kalıyordu. Nitekim 1815-1816 senelerinde görevinden azledilerek voyvoda olarak Elbistan’a tayin edilen Seyyid Ali, dönüşü sırasında Maraş’ta bulunan Reyhanlı Aşireti’nden Mürseloğlu Haydar Bey[30], Kılıçlı ve Celikanlı Aşiretleri, Elbistan’da sakin Atmalı Kara Hasanoğlu[*], Yapalaklı Asif ve Seyfi tarafından yolu kesilerek saldırıya uğramıştı. Mal ve eşyaları yağmalanmış, adamlarından biri de öldürülmüştü. Seyyid Ali’nin İstanbul’a giderek durumdan şikâyetçi olması üzerine, 1817 yılının Eylül ayında gasp edilen malların eşkıyalardan alınıp voyvodaya verilmesi için Maraş Valisi Kalender Paşa’ya hüküm gönderildi[31].
Aynı senede, Akçakoyunlu Aşireti’nden bazı kişiler ve akrabaları ile Elbistan taraflarından aşiretlerinin yanına giderken, Elbistan yaylağı civarında, Reyhanlı Aşireti’nden, Karahasanlı Aşiretinden, (Kara Hasanoğlu), Celikanlı Aşireti’nden, Kılıçlı kethüdası ve Elbistan köylerinden Yapalak-ı Kebirli kişiler tarafından basılarak, iki yüz elli bin kuruşluk mal ve eşyaları gasp edilmiş, iki küçük çocukları öldürülüp bir kardeşleri hapsedilmişti[32]. Kalender Paşa’ya gönderilen hükümden, paşanın Tüfekçibaşı Muharrem Hüseyin Ağa’yı gasp edilen malları geri almakla görevlendirdiği[33]; Ömer Kadıoğlu Hacı İsa ile Sarban Veli tarafından gasp edilen mallar tahsil edildikten sonra on yedi deve ve iki bin beş yüz koyunun Kalender Paşa’nın damadı Mürseloğlu Haydar’a teslim edildiği, ancak geri kalan kısmın Kalender Paşa’nın zimmetinde kaldığı belirtilerek, arzuhâlle bu mal ve meblağın da kendilerine verilmesi talep edilmişti[34].
1846 yılında, Maraş’ın Elbistan kazasına bağlı Atmalı aşiretinden Karahasan oğlu Esef’in[35], Kara Hasan oğlu İshak ile Kullar Aşireti’nin sabık Boy beyi Osman‘ın, yolculara ve halka zarar verdikleri bildirilerek, Akka’da kalebent[*] edilmelerine dair mazbata ve ekleri, dönemin Maraş Valisi Yusuf Paşa’ya gönderilmiş ve gereğinin yapılması emredilmişti[36]. Aynı yıl, Maraş sancağında bulunan Elbistan kazasına bağlı Atmalı Aşireti’nden Kara Hasanoğlu Kör Esef, Kullar Aşireti’nin eski boy beyi Hasan ve Şeyhlü Aşireti’nden Ali Dede, Elbistan, Gürün ve Darende dolaylarında eşkıyalık yapıyordu. Eşkıyanın faaliyet gösterdiği bu bölgeler Gürün, Darende, Elbistan ile Besni, Maraş, Antep ve Halep yolları üzerinde bulunduğundan yolcuların güvenliğini de ciddi biçimde tehdit ediyordu. Bu şahısların eşkıyalıkları sebebiyle huzuru bozulan yöre halkı endişe ve korku içindeydi.
Eşkıyanın yakalanması için gayret gösteren Maraş mutasarrıfı, Kör Esef ile Hasan’ın yakalandığını, Ali Dede’nin ise yakalanmasına çalışıldığını sadarete bildirdi. Meclis-i Vâlâ’da yapılan müzakereler sonucunda, yakalanan eşkıyaların başkalarına ibret olması amacıyla kalebent olarak ömür boyu Akka Kalesi’ne hapsedilmelerinin uygun olacağı belirtilmiş ve bu doğrultuda 1846 yılı Kasım ayında Maraş mutasarrıflığına bir hüküm gönderilmişti[37].
Darende kazası ahalisinden Hacı Hanifi, Süleymanzade Osman, Hacı Fazlıoğlu Veli, Molla Hasan, Hakir Ahmed, Osmanzade Mehmet, Koca Hacıoğlu Veli, (…) adındaki şahıslar ile iki gayrimüslim tüccardan oluşan bir kafile, 1854 yılında Halep’ten yükledikleri ticaret malıyla Darende kazasına giderlerken, Elbistan kasabası civarında bulunan Kullar köyü sakinlerinden Kara Hasan Uşağı Aşireti’ne mensup birtakım eşkıya tarafından, ticaret kervanının yolu kesilip tüccarlardan ikisi öldürülmüş, dördü de yaralanmıştı. Ayrıca tüccarların bütün malları yağmalanmıştı[38]. Malları gasp edilen tüccarların, saltanata şikâyette bulunmaları üzerine İstanbul’dan Maraş valisine gönderilen fermanda[*], her ne kadar yukarıdaki katil ve soygun olayı Elbistan kazasına yakınında meydana gelmiş ise de davanın eyalet merkezi olan Maraş’ta görülmesinin uygun olacağı ifade edilmişti[39].
BELGE VE KAYNAKLAR
______________________________________
[1] İnalcık, Devlet-i Aliye (Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, s 138; İnalcık, 10 bin kişinin cezalandırıldığını zikretmiştir. Tufan Gündüz ise bölgenin o dönemdeki vergiye esas nüfus kayıtlarındaki azalmanın, idam edilenlerin sayısının binlerle ifade edilemeyecek kadar az olduğunu söylemektedir.
[2] Mamo Doğan, (İbrahim o.)
[3] Ali Bozdağ, (Ahmet oğlu) Memed Bey’in kardeşlerinden birinin adının Hüseyin olduğunu söylemiştir.
[4] Yinanç, R., Dulkadir Beyliği, s. 105
[5] Doğan, Mamo (İbrahim o.)
[6] BOA, Tahrir Defterleri, nr. 454 s.852 sene 959 (1551-52); BOA, Tahrir Defterleri, nr. 493 s.877-878, sene 978 (1570-71); Sümer, Oğuzlar, s. 303. (Kara-Hasanlu oymağı, diğer Beğdili oymakları)
[7] Yinanç R., ve Elibüyük M., Maraş Tahrir Defteri,
[8] TD nr. 200 s. 1005; Gündüz, Tufan, “Anadolu’da Türkmen Aşiretleri s. 149 (Aynı dönemde Karahasanlılardan üç hanelik bir cemaat, Bozulus Türkmenleri içinde bulunuyordu.); BOA, Tahrir Defterleri, nr 604 s.36. sene 991 (1583-84); TKA, TD, nr. 101, s. 127b-128a-136b, sene 971 (1563-64) – TKA, TD, nr. 108, vr. 495b, sene 971(1563-64) BOA, TD, nr. 604, s. 36, sene 991 (1583-84); BOA, MAD, nr. 6159, s. 94; EV. HMH. nr. 394, s.3b; BOA.MAD. nr. 6159 s. 72, 94, 98,101 (üç tahrir, 1.) sene 1051 (1641-1642; Refik, A., Anadolu’da Türk Aşiretleri (966-1200) s. 81.
[*] Günümüzde de Karahasanlıları yaşadığı Karye-i Kalendur Elbistan’da, Karye-î Gercain Afşin’de, Karye-i Bük de Pazarcık’tadır.
[9] Yinanç R., ve Elibüyük M., Maraş Tahrir Defteri,
[10] Gündüz, T., Anadolu’da Türkmen Aşiretleri, s. 97; M. Halil Yinanç, Akkoyunlu. İ.A. 1/263 (Çünkü yerleşik hayata geçen aşiretler eğer ziraat ile meşgul olmazlar ise kışlak vergisi ödemekteydiler. Ziraat yapanlar ise ürettikleri mallar için tayin edilen öşürlerini arazi sahiplerine vermekteydiler. Yani has reası olmaktan çıkıp, bulundukları toprağın zeamet veya tımar olmasına göre yeni vergi düzenine tabi olmaktaydılar.)
[11] Yinanç R. ve Elibüyük M., Maraş Tahrir Defteri, C. I, s. 218.
[12] TKA TD, nr, 116, s.104/a.
[13] Digital Epigraphy and Cultural Heritage Documentation Unit (Dijital Epigrafi ve Kültürel Miras Belgeleme Birimi), Düsseldorf, Almanya, Rapor No: 2025-TE-03-FED (Taşın üzerindeki; birinci satırda «هو الباقي» «Hüve’l-Bâkî» (Bâkî olan Allah’tır), ikinci satırda «مرحوُم و مغفور …» «Merhûm ve mağfûr» (Rahmetli ve affedilmiş), (üçüncü satırda satırdaki isim tam olarak okunamamıştır) ve dördüncü satırda «بن مصطفى» «Bin Mustafa» (Mustafa oğlu) yazıları ile Hicri 850 /Miladi 1446 tarihi okunabilmiştir.) Bu çalışma, Ahmet oğlu İbrahim Şahin tarafından yaptırılmıştır.
[14] Henüz yazıları okunur durumda iken, bu mezar taşının üzerinde, “… oğlu Memed” ibaresinin olduğu belirtilmiştir. [Ali Kılınç (Ali oğlu)]
[15] 2009 yılında, çıplak gözle yapılan incelemede, mezar taşının üzerinde “Memed” ibaresinin bulunduğu ifade edilmiştir. [Ahmet Şahin, İrfan oğlu]
[*] Mehmet Bey, 1515 yılında Turna Dağı Savaşına katıldığı için bu tarih onun ölüm tarihi olamaz.
[16] Türk, Hasan (Kahraman oğlu,1924 d.), Doğan Hacı (Bektaş oğlu)
[17] Şerefeddin Han, Şerefname, Yaba Yayınevi, İstanbul 2006 s. 196
[18] Rışvanoğlu, Mahmut, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, 1978, s. 201’de, “Beğdili Oğuz boyunun Yeni-İl kolunun obaları içinde Karahasanlu adında bir Türkmen obası geçmektedir ki buradaki Karahasanlar ile ilgili olsa gerekir. Çünkü bu obayı 1698 senesinde Elbistan tarafında yerleşmişti…” demektedir.
[19] BOA, MM Defterleri nu. 8458 s. 169-170
[20] Maraş Ahkâm Defteri, Numara: 2, s. 2
[*] Şakilik: Haydutluk
[21] Halaçoğlu, Y., XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İskân Siyaseti … s. 5
[22] Halaçoğlu, Y., XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İskân Siyaseti … s. 144
[23] Orhonlu, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskânı s. 39
[24] BOA 87 numaralı Bâb-ı Âsafî Divan-ı Hümâyûn Sicillatı Mühimme Defteri, H. 1636/1637)
[*] Voyvoda, bazı bölgelerin gelirini toplamaya memur edilen görevli.
[25] BOA, MD., 99: 53/186; Arslan, a.g.t; BOA, İ.d., 14: 66/299 (Evail-i Zilkade 1101/06-16.08.1690; Tatar, Özcan, XVIII. Yüzyılın İlk arısında Çukurova’da
Aşiretlerin Eşkıyalık Olayları ve Aşiret İskanı (1691-1750) s. 170
[26] BOA. HR.MKT. 15 nu defter, H.1263 (1846/1847)
[27] Arslan, a.g.t; BOA, İ.E..DH., 1676 (26 Ca 1108/21.12.1696); BOA, C.ML., 607/25054 (26 Z 1108/16.07.1697).
[28] Halaçoğlu, XVII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, s. 47, (MM Defterle nu. 8458 s. 169-170) Bu oymak, Beğdili boyuna da Avşar boyuna da bağlı olan Karahasanlılar olabilir.
[29] BOA 114 numaralı Mühimme Defteri, H. 1114 (1702/1703)
[30] Maraş Ahkâm Defteri nu. 5, s. 153
[*] Atmalı-Karahasanlı ilişkisi için bkz. Sayfa 220
[31] BOA, Maraş, nr. 4, s. 24.
[32] BOA, C.DH (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Cevdet Dahiliye. 59).
[33] Ulubaş, a.g.t; BOA, ŞKT, nr. 1012, s. 3
[34] BOA, C.DH.; 59. Ulubaş, a.g.t.
[35] Osmanlı Arşivleri, Tarih: 29/L /1262 (Hicrî), Dosya No:3, Gömlek No:26, Fon Kodu: A.DVN.MHM. (Burada adı geçen Esef, Kör Esef’tir.)
[*] Bir kaleye kapatılma).
[36] BOA, Tarih: 05/N /1262 (Hicrî), Dosya No:2, Gömlek No:78
[37] BOA, A.DVN.d: Bâb-ı Âsafî Divan-ı Hümayun Kalemi 19/43
[38] Maraş Ahkâm Defteri, Numara: 5, s. 153, Hüküm: 1
[*] İlgili fermanda, “Bu dava ile ilgili olarak Divanı Hümayun kaleminden gereği sorulduğunda, şayet bu gibi katil suçları saltanat merkezinde işlenecek olursa davasının mutlaka Şeyhülislâm huzurunda görülmesi, taşrada işlenecek olur ise davalarının eyalet, sancak, muhassıllık ve kaymakamlıkla idare olunan büyük kazaların meclislerinde görülmesinin gerekli olduğu” yazılıydı.
[39] Maraş Ahkâm Defteri, Numara: 2, s. 2